İran’ın güneybatısındaki Fars eyaletinde, Şiraz’dan kuzeydoğuya uzanan yolun bir saat kadar ilerisinde, dağın eteğine yaslanmış devasa bir taş platform çıkar karşınıza. Persepolis, Ahameniş krallarının MÖ 6. yüzyılın sonunda bu platformun üzerinde kurmaya başladığı saray ve tören kompleksinin Yunanca adı. Onlarca metrelik sütunların taşıdığı salonları, imparatorluğun dört bir yanından gelen heyetleri gösteren kabartmaları ve üç dilde yazılmış kral yazıtlarıyla burası, antik Yakın Doğu’dan bize kalan en etkileyici saray alanlarından biri.
Bu yazıda terasın nasıl kurulduğunu, hangi yapının hangi krala ait olduğunu ve kazılardan çıkan on binlerce kil tabletin neler anlattığını ele alıyoruz. Büyük İskender’in MÖ 330’daki yangınında antik yazarların söyledikleriyle toprağın gösterdiklerini ayrı ayrı tartıyor, alanın asıl işlevine dair hâlâ süren tartışmayı da olduğu gibi aktarıyoruz.
Persepolis nerede, adı nereden geliyor?
Kalıntılar, Pulvar (Sivand) ile Kur ırmaklarının buluştuğu Merv Deşt ovasının doğu kenarında yer alıyor. Britannica Şiraz’a uzaklığı yaklaşık 50, Encyclopaedia Iranica 57 kilometre olarak veriyor; fark büyük olasılıkla ölçümün yapıldığı noktadan kaynaklanıyor. Platformun doğu yüzü, Farsçada “Merhamet Dağı” anlamına gelen Kuh-e Rahmet’in kayalıklarına dayanıyor, öteki üç yanını ise ovaya bakan istinat duvarları çeviriyor.
Kralların kendi dilinde, yani Eski Farsçada burası Pārsa diye anılıyordu. Aynı kelime hem bölgenin hem de orada yaşayan halkın adıydı; bugünkü “Fars” ve Batı dillerindeki “Persia” da buradan türedi. Yunanlar kenti uzun süre ancak duyum yoluyla tanıdı. “Perslerin kenti” diye çevrilebilecek Persepolis adı, Iranica’nın aktardığı dilbilimci görüşlerine göre sonradan oluşmuş bir Yunanca biçim. Romalılar bu adı devraldı, Avrupa da onlardan.
İranlılar ise hanedan yıkıldıktan sonra eski adı unuttu. Ortaçağda kalıntılar efsanevi hükümdar Cemşid’e bağlandı; bazı İslam coğrafyacıları aynı yapıları Hz. Süleyman’la ilişkilendirdi. Bugün İran’da kullanılan Taht-ı Cemşid (“Cemşid’in Tahtı”) adı bu geleneğin mirası. Efsanevi atıf bilim dünyasında çoktan terk edildi, ad ise kaldı.

I. Darius’un taş terası nasıl kuruldu?
İşi başlatan, MÖ 522–486 arasında hüküm süren I. Darius’tu. UNESCO kuruluş için MÖ 518 yılını veriyor; araştırmacılar çoğunlukla “yaklaşık 518” demeyi tercih ediyor, çünkü inşaatın fiilen hangi yıl başladığını tek başına sabitleyen bir belge yok. Darius dağın eteğindeki doğal bir çıkıntıyı seçti. Kayadaki çukurlar toprak, moloz ve kabaca yontulmuş bloklarla dolduruldu, cephenin bir kısmı doğrudan ana kayadan oyuldu, kalanı çokgen biçimli dev taşlarla örüldü. Bloklar harç kullanılmadan, metal kenetlerle birbirine tutturuldu.
Ortaya kabaca 455’e 300 metrelik bir dikdörtgen çıktı. Britannica’ya göre istinat duvarlarının yüksekliği zeminin eğimine bağlı olarak 4 ile 12 metre arasında değişiyor. Gözden kaçan ama belki en akıllıca kısım su düzeniydi: kayaya oyulmuş kanallar yağmur suyunu terasın altından ovaya taşıyor, duvarların içine gizlenmiş bitüm kaplı dikey bacalar da çatılardaki suyu bu kanallara indiriyordu. Iranica, sistemin bazı bölümlerinin bugün bile görevini yaptığını belirtiyor.
İnşaat bir kralın ömrüne sığmadı. Darius’un ardından oğlu I. Kserkses (hd. MÖ 486–465) ve torunu I. Artakserkses (hd. MÖ 465–424) yeni saraylar ekledi, daha sonraki krallar da küçük katkılarda bulundu. Hangi yapının kime ait olduğunu büyük ölçüde kralların kendi yazıtlarından öğreniyoruz.
Terasın eski güney girişinin yanındaki büyük bir taş blok bu açıdan özellikle değerli. Üzerinde Darius adına dört yazıt var: ikisi Eski Farsça, biri Elamca, biri Babilce. Elamca metinde kral, bu yerde daha önce bir kale yapılmamış olduğunu, kaleyi Ahura Mazda’nın lütfuyla “sağlam, güzel ve yeterli” biçimde kendisinin kurduğunu söyler. Eski Farsça metinlerden biri, ülkeyi düşman ordusundan, kıtlıktan ve “Yalan”dan korumasını dileyen kısa bir duayla biter. Babilce yazıt ise işin imparatorluğa bağlı farklı halklardan ustalarca yapıldığını vurgular. Bu Babilce, bin yılı aşkın bir süre önce Hammurabi Kanunları’nın yazıldığı Akadcanın çok daha geç bir biçimiydi; Persler Mezopotamya’nın köklü çivi yazısı geleneğini kendi propaganda diline eklemişti.
Milletler Kapısı ve 111 basamaklı merdiven
Bugün ziyaretçiler terasa kuzeybatı köşesindeki çift kollu anıtsal merdivenden çıkıyor. İki koldan her biri önce 63 basamak tırmanıp bir sahanlıkta dönüyor, ardından 48 basamakla öteki kolla buluşuyor. Basamakların yüksekliği yalnızca 10 santimetre civarında. Popüler anlatımlarda bunun atlıların merdiveni at sırtında çıkabilmesi için yapıldığı sıkça söylenir. Iranica bu yorumu kabul etmiyor ve alçak, geniş basamakların kalabalık tören heyetlerinin, aralarındaki yaşlı konukların da yorulmadan, ağır ağır yürüyebilmesi için tasarlandığını öne sürüyor. İki açıklama da yoruma dayanıyor; ama at teorisini destekleyen somut bir bulgu bulunmuyor.
Merdivenin tepesinde Kserkses’in yaptırdığı Milletler Kapısı karşılıyor. Kralın yazıtında yapının adı geçiyor: “bütün ülkelerin kapısı”. Kare planlı salonun çatısı, her biri 16,5 metreyi aşan dört sütuna oturuyordu. Girişlerde, bir kısmı insan başlı ve kanatlı olan dev boğa figürleri nöbet tutuyor. Bu koruyucuların kökeni Asur saraylarının kapılarında aranıyor; Ninova’daki saraylardan ve Asurbanipal Kütüphanesi’nin çıktığı çevreden tanıdığımız Asur sanatında benzerleri kapı başlarında durur. Iranica önemli bir farka dikkat çekiyor: Asur örnekleri hem önden hem yandan eksiksiz görünsün diye beş bacaklı yontulurken, Persepolis’tekiler doğal biçimde dört bacaklı ve arka bacaklarıyla adım atıyormuş gibi duruyor.

Taşların üzerinde daha yeni bir iz de var. Son üç yüzyılda buraya gelen gezginlerin bir kısmı adlarını ve geliş tarihlerini boğaların gövdesine kazımış. Bu yazılar bugün koruma altındaki anıtın üzerinde, kendi başına bir “ziyaretçi defteri” gibi duruyor.
Apadana kabartmaları ne anlatıyor?
Terasın en büyük ve en gösterişli yapısı, Apadana diye bilinen kabul salonu. Yapımı Darius başlattı, Kserkses tamamladı; bunu yine Kserkses’in kendi yazıtlarından biliyoruz. Ana salon yaklaşık 60’a 60 metre ve 36 sütunluydu, üç yandaki revaklarla birlikte sütun sayısı 72’ye çıkıyordu. UNESCO, mimarların hafif bir çatı ve ahşap kirişler kullanarak yaklaşık 20 metre yüksekliğindeki şaşırtıcı derecede ince sütunlarla geniş bir alanı örtebildiğini özellikle vurguluyor. Sütun başlıkları sırt sırta diz çökmüş iki boğanın ön gövdesinden oluşuyordu ve tavan kirişleri doğrudan bu boğaların boyunları arasına oturuyordu.
Ayakta kalan sütunların sayısı kaynaklarda genellikle 13 olarak veriliyor. Avrupalı gezginlerin 1619 tarihli çizimlerinde ise 20 sütun görülüyor; yıkım, antik çağdan sonraki yüzyıllarda da sürmüş.
1933’te salonun köşe temellerinde taş kutular bulundu. İçlerinden Darius’un adını taşıyan, üç dilde yazılmış altın ve gümüş levhalar çıktı. Metin imparatorluğun sınırlarını Soğdiana’nın ötesindeki İskitlerden Kuş’a (Etiyopya), Hindistan’dan Sardes’e uzanan bir çerçeveyle çiziyor. Kutuların altına bırakılmış Lidya ve Yunan sikkeleri, salonun yapım tarihine dair tartışmalarda hâlâ başvurulan kanıtlar arasında.
Apadana’yı ünlü yapan asıl şey ise merdiven cepheleri. Bir kanatta muhafızlar ile Pers ve Med kıyafetli saray erkânı yürür. Kimi elinde bir çiçek taşır, kimi yanındakinin omzuna dokunur; sahne, resmî olduğu kadar rahat bir havaya da sahip. Öbür kanatta servi ağaçlarıyla birbirinden ayrılmış 23 heyet sıralanıyor. Her heyet kendi kıyafetiyle ve kendi memleketinin hediyesiyle gelmiş: Lidyalılar vazolar, bilezikler ve küçük atların çektiği bir araba getiriyor, Babilliler kumaş ve hörgüçlü bir boğa, Araplar tek hörgüçlü bir deve. Her grubun başında, heyet liderinin elinden tutan bir Pers ya da Med teşrifatçı var.

Heyetler kıyafetlerine, getirdikleri hediyelere ve kral mezarlarında adlarıyla birlikte tasvir edilen taht taşıyıcılarına bakılarak tanımlanıyor. Yine de birkaç grubun kimliği uzmanlar arasında tartışmalı. Aynı şey merdivenlerin ortasındaki panel için de geçerli. Bugün orada iki yanda muhafızların durduğu boş bir alan görülüyor. 1930’larda Erich Schmidt’in Hazine’de bulduğu, tahtta oturan bir kralı ve arkasında veliahdı gösteren iki büyük kabartmanın aslında bu merdivenlerin merkezi için yapıldığı ve sonradan yerinden alındığı düşünülüyor. Tahttaki kralın Darius mu yoksa Kserkses mi olduğu ise tartışılmaya devam ediyor.
Bir de renk meselesi var. Ernst Herzfeld, 1930’ların başında doğu merdivenini toprağın altından çıkardığında kabartmaların her yerinde boya izlerine rastladığını yazmıştı. Bu renkler açığa çıktıktan kısa süre sonra kayboldu ve ayrıntılı bir kaydı da tutulmadı. Kral figürlerinin taç ve takılarındaki küçük delikler, bunların bir zamanlar altın ya da değerli taş aplikelerle süslendiğini gösteriyor. Yani bugün gördüğümüz sade gri yüzey, antik ziyaretçinin gördüğü sahnenin yalnızca iskeleti.
Saraylar, hazine ve kayaya oyulmuş mezarlar
Tachara: Darius’un sarayı
Apadana’nın güneyindeki Tachara, terasın en eski sarayı kabul ediliyor. Yaklaşık 40’a 30 metrelik bu yapının tek parça taştan oyulmuş pencere çerçevelerinde üç dilde aynı cümle tekrarlanır: bunlar, Kral Darius’un sarayı için yapılmış taş pencere çerçeveleridir. Kapı sövelerinde kral, arkasında şemsiye ve havlu taşıyan hizmetkârlarla yürürken görülür.

Tachara aynı zamanda sonraki çağların bıraktığı notlarla dolu bir defter gibi. Revak duvarındaki Orta Farsça bir yazıtta, Sasani prensi Şapur Sakanşah’ın MS 311 yılında buraya uğradığı, sarayda yemek yediği ve atalarına dua ettirdiği anlatılır. 10. yüzyılda Büveyhî hükümdarı Adudüddevle Kufi hatla Arapça bir yazıt bıraktı ve eski yazıtları kendisine okuması için Kâzerun’dan bir Zerdüşt rahibi getirtti. 18. yüzyılın başında Hollandalı gezgin Cornelis de Bruijn ise iki yazıtı taştan kesip götürdü; Iranica’ya göre bu parçalar bugün Paris’teki Fransa Ulusal Kütüphanesi koleksiyonunda.
Hadiş ve Yüz Sütunlu Salon
Kserkses’in kendi yazıtında “hadiş” diye andığı sarayı, Tachara’nın iki katı büyüklüğündeydi ve ana kayadan düzeltilmiş, ovadan 18 metre kadar yüksek bir zemin üzerinde duruyordu. Burada kullanılan ince dokulu taş, yangında en ağır hasarı gören malzemelerden biri oldu.
Terasın ikinci büyük yapısı olan Yüz Sütunlu Salon, kenarı 68,5 metreyi bulan kare bir mekândı ve çatısını her biri 14 metre kadar yüksekliğinde onar sıra halinde dizilmiş yüz sütun taşıyordu. Herzfeld’in bulduğu Babilce bir yazıtta I. Artakserkses, temellerini babası Kserkses’in attığı bu yapıyı kendisinin tamamladığını söyler. Salonun her yanında bulunan kömürleşmiş sedir kirişleri, korkunç bir yangının izlerini taşıyor.
Hazine ve kral mezarları
Terasın güneydoğu köşesindeki Hazine binasını Darius başlattı, Kserkses genişletti. Kalın kerpiç duvarlarla çevrili, tek girişli, kale benzeri bir yapıydı. Kazıcılar içinde çok az şey buldu ve bulunanların büyük kısmı kırık, değersiz görülüp bırakılmış parçalardı. Bu boşluğun nedeni aşağıda ele alacağımız yağma.
Terasın arkasında, Kuh-e Rahmet’in yamacına oyulmuş üç kaya mezarı var. Britannica’ya göre tamamlanmış iki mezar büyük olasılıkla II. ve III. Artakserkses’e ait. Üçüncüsü yarım kalmış; Arses’e ya da hanedanın son kralı III. Darius’a ayrılmış olabileceği düşünülüyor, ama bu bir tahmin. Mezar cepheleri Tachara’nın cephesini taklit eder ve üst bölümde, tebaa halklarının temsilcilerinin taşıdığı bir taht üzerinde kral tasvir edilir.

Yaklaşık 12-13 kilometre kuzeydeki Nakş-ı Rüstem’de ise sarp bir kaya duvarına oyulmuş dört kral mezarı daha bulunuyor. Bunlardan biri yazıtıyla açıkça I. Darius’a ait. Ötekilerin Kserkses, I. Artakserkses ve II. Darius’a ait olduğu kabul ediliyor, ancak bu atıflar da yazıt değil, sıralama ve üslup temelinde yapılıyor.
Persepolis ne için yapıldı?
Bu soru, alanla ilgili en uzun soluklu tartışma. UNESCO’nun tanımına göre Persepolis Ahameniş İmparatorluğu’nun yönetim merkeziydi, ama esas olarak kralların kabul ve şenliklerine sahne olacak görkemli bir vitrin olarak tasarlanmıştı. Ahameniş krallarının yılın tamamını burada geçirmediği, Susa, Babil ve Ekbatana gibi başka merkezler arasında dolaştığı da biliniyor.
Herzfeld’den itibaren pek çok araştırmacı, terasın İran yeni yılı Nevruz’un kutlandığı bir tören alanı olduğunu savundu; heyet kabartmaları bu yorumun en güçlü dayanağı sayıldı. Carl Nylander ve Peter Calmeyer gibi uzmanlar ise Ahameniş döneminde Nevruz kutlandığına dair doğrudan bir kanıt bulunmadığını hatırlatarak bu görüşe karşı çıktı. Margaret Cool Root gibi sanat tarihçileri kabartmaları belirli bir bayramın kaydı olarak değil, kusursuz ve düzenli bir imparatorluk fikrinin görsel ifadesi olarak okumayı önerdi.
Darius’un kendisi ise yapıya “kale” diyor. Terasın doğusundaki kerpiç sur, kuleler ve okçu mazgalları da bu kelimenin süs olmadığını gösteriyor. Mesele tek bir cevaba indirgenecek gibi görünmüyor: Persepolis aynı anda bir hanedan merkezi, bir hazine, bir idari düğüm ve kral ideolojisinin taşa işlenmiş sahnesiydi. Hangisinin ağır bastığı, araştırmacının hangi kanıta öncelik verdiğine göre değişiyor.
Kil tabletler gündelik hayatı nasıl anlatıyor?
Persepolis’i yalnızca saraylardan ibaret görmemizi engelleyen buluntu, 1933 Mart’ında terasın kuzeydoğu köşesinde ortaya çıktı. Herzfeld’in yönettiği Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü ekibi, sur duvarındaki bir burcun iki küçük odasında on binlerce kil tablet ve tablet parçası buldu. Herzfeld sayıyı 30 bin ya da daha fazla olarak tahmin etmişti. Bugün Persepolis Tahkimat Arşivi diye bilinen bu belgelerin büyük çoğunluğu Elamca ve çivi yazısıyla yazılmış; Aramice metinler ve yalnızca mühür baskısı taşıyan tabletler de var.

Belgeler ağırlıkla MÖ 509–493 yıllarına, yani Darius’un saltanatının ortasına tarihleniyor ve Persepolis çevresindeki tahıl, şarap, bira, hayvan gibi gıda ürünlerinin depolanmasını, taşınmasını ve dağıtılmasını kaydediyor. Chicago’daki araştırmacıların özetiyle, tek tek bakıldığında sıradan erzak kayıtları; bir arada ise Ahameniş toplumunu en alttaki işçiden kralın ailesine kadar başka hiçbir kaynağın göstermediği genişlikte yansıtıyor. Yolculara verilen mühürlü belgeler, işçi gruplarının erzak ölçekleri, farklı inançlardan rahiplere yapılan ödemeler bu kayıtlar sayesinde biliniyor. Taş kabartmalardaki düzenli dünya, tabletlerde muhasebe defterinin diliyle karşımıza çıkıyor.
Hattuşa’da bulunan Hitit devlet arşivleri Anadolu’daki bir imparatorluk başkentini nasıl yeniden konuşturduysa, Persepolis tabletleri de Pers yönetiminin günlük işleyişine benzer bir pencere açtı. Hazine binasında ayrıca MÖ 492–457 arasına tarihlenen, çoğu işçilere ve görevlilere yapılan gümüş ödemelerini kaydeden ikinci, daha küçük bir arşiv bulundu.
Tahkimat tabletleri 1930’ların ortasında incelenmek üzere ödünç olarak Chicago’ya gönderildi (kaynaklar ödünç verilme yılını 1935 ile 1937 arasında farklı veriyor). Yıllar sonra ABD’de İran aleyhine kazanılmış bir tazminat kararını tahsil etmek isteyen davacılar bu tabletlere el konulmasını talep etti. ABD Yüksek Mahkemesi 2018’de verdiği kararla koleksiyonun bu yolla haczedilemeyeceğine hükmetti. Tabletlerin bir bölümü yıllar içinde parti parti İran’a iade edildi; İranlı yetkililere göre geri dönen tablet sayısı 2.000’i aştı.
MÖ 330 yangını: kaynaklar ne diyor, toprak ne gösteriyor?
Büyük İskender, MÖ 331 sonbaharında Gaugamela’da III. Darius’u yendikten sonra Pers anavatanına yürüdü. Antik yazarlara göre Persepolis’teki Pers görevlisi Tiridates kenti savaşmadan teslim etti. Aynı yazarlar, aşağı kentin askerlere yağma için bırakıldığını anlatır. Diodoros, hazinede gümüş karşılığı 120 bin talant değerinde altın ve gümüş bulunduğunu yazar. Bu rakam antik bir aktarım ve kesin bir muhasebe kaydı gibi okunmamalı, ama servetin olağanüstü büyüklüğü konusunda kaynaklar hemfikir.
Sarayların yakılmasının nedeni ise kaynaklarda farklı anlatılıyor. Arrianos, İskender’in bunu Perslerin Yunanlara yaptıklarının, özellikle MÖ 480’de Atina’daki tapınakların yakılmasının intikamı olarak yaptığını aktarır. Diodoros, Plutarkhos ve Curtius Rufus ise bir şölen sırasında Atinalı bir hetaira olan Thais’in kışkırtmasıyla, şarabın da etkisiyle verilmiş ani bir karardan söz eder. Curtius, İskender’in ayıldıktan sonra pişman olduğunu bile ekler. Modern tarihçilerin önemli bir kısmı, olayın arkasında Ahameniş iktidarının sona erdiğini simgesel olarak ilan etme amacı da görüyor. Hangi anlatının doğru olduğunu tek başına belirlemek mümkün değil; antik yazarların hepsi olaydan çok sonra ve kendi kaynaklarını yorumlayarak yazdı.
Arkeoloji ise yangının kendisini açıkça doğruluyor. 1930’lardaki kazılarda Apadana’da, Yüz Sütunlu Salon’da, Hazine’de ve Hadiş’te kalın kül tabakaları, kömürleşmiş ahşap ve ısıdan rengi değişmiş taşlar kayda geçirildi. Iranica, kabartmalardaki değerli metal süslerin yangından önce sistemli biçimde söküldüğünü ve bunun yangının kasıtlı olduğunu gösterdiğini savunuyor. Hazine’nin neredeyse boş bulunması da önce yağma, sonra yangın sıralamasıyla uyumlu.
2025’te Archaeometry dergisinde yayımlanan çok disiplinli bir çalışma tabloya yeni ayrıntılar ekledi. Araştırmacılar Yüz Sütunlu Salon’un sütun tamburlarında, kireçtaşının yüksek ısıyla sönmemiş kirece dönüşmesiyle oluşmuş beyaz bir yüzey tabakası tespit etti. Ön termolüminesans ölçümleri MÖ 4. yüzyılda yaşanmış bir ısınma olayını destekliyor. Ekip, yanmış yüzeylerde bulunan tatlı su diyatomlarının yangına sınırlı ölçüde su ile müdahale edildiğine işaret edebileceğini de öne sürüyor; ancak bunu henüz bir çalışma hipotezi olarak sunuyor. Yangına hiç müdahale edilmediğini düşünen eski yorumlarla bu bulgu arasındaki gerilim, konunun kapanmadığını gösteriyor.
Cemşid efsanesinden bilimsel kazılara
Yangından sonra teras tamamen boşalmadı ama eski haline de hiç dönmedi. Çevrede sınırlı yerleşimler sürdü, Sasaniler kalıntıları atalarının yadigârı saydı ve Tachara’daki yazıtlarda görüldüğü gibi buraya ziyaretler düzenledi. Asıl bölgesel merkez ise yakındaki İstahr kenti oldu.
Avrupalı gezginlerin anlatıları 14. yüzyılda Pordenoneli Odoricus ile başlıyor. 17. ve 18. yüzyıllarda Persepolis’e gelen gezginlerin çizimleri ve yazıt kopyaları, beklenmedik bir sonuç doğurdu: Carsten Niebuhr gibi gezginlerin özenle kopyaladığı metinler, 19. yüzyılın başında Georg Friedrich Grotefend’in Eski Fars çivi yazısını çözmeye yönelik ilk başarılı adımları atmasını sağladı. Bu çözüm, ilerleyen on yıllarda Babil ve Elam yazılarının da okunmasının yolunu açtı. Persepolis’in duvarları böylece Mezopotamya’nın kil tabletlerinin okunmasında da dolaylı bir rol oynamış oldu.

İlk kazılar 1874’te Friedrich Carl Andreas’ın ekibiyle başladı. Asıl sistemli çalışma ise İran hükümetinin daveti üzerine Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü’nün yürüttüğü kazılarla geldi: önce Ernst Herzfeld (1931–1934), ardından Erich F. Schmidt (1935–1939) terasın büyük bölümünü temizledi. Apadana’nın doğu merdiveni, temel levhaları ve tablet arşivleri bu dönemde gün yüzüne çıktı. Mimar Friedrich Krefter, kazı ekibine konut olsun diye “Harem” olarak tanımlanan yapının bir kanadını yeniden inşa etti; bu bina daha sonra alanın müzesine dönüştü. Ardından İranlı arkeologlar kazıları sürdürdü, 1965’te ise İtalyan-İran ortak restorasyon programı başladı.
UNESCO listesi ve bugün Persepolis’i gezmek
Persepolis 1931’de İran’ın ulusal anıtlar listesine alındı, 1979’da da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. UNESCO’nun resmî tanıtım sayfasında alanın mimari yaratıcılığı, eşsiz tanıklık değeri ve Ahameniş monarşisinin imgesini taşıması gerekçe olarak gösteriliyor. Kurum, bugün terasta modern bir yeniden inşa bulunmadığını, kalıntıların özgün olduğunu da not ediyor. Aynı sayfada en büyük tehditler arasında Merv Deşt kasabasının büyümesi, yeni yerleşimler ve kirletici sanayi tesisleri sayılıyor.
Alanı gezmek isteyenler genellikle Şiraz’ı üs olarak kullanıyor. Yaz aylarında ova çok ısındığı için sabah erken saatler ya da bahar ve sonbahar daha rahat bir ziyaret sağlıyor. Persepolis’i Nakş-ı Rüstem’deki kral mezarlarıyla aynı gün görmek kolay; Büyük Kiros’un başkenti Pasargad ise ayrı bir yarım günü hak ediyor. Bilet, açılış saatleri ve özellikle güncel seyahat uyarıları değişebildiği için yola çıkmadan önce resmî kaynakları kontrol etmek gerekiyor.
Terasta yürürken ayrıntılara bakmaya değer: Apadana merdivenindeki heyetlerin hediyeleri, kapı sövelerindeki kral figürlerinde altın aplikelerden kalan delikler, Yüz Sütunlu Salon’da ısıdan rengi dönmüş taşlar. Kral yazıtlarının tam metinleri ve buluntuların ayrıntılı tartışması için Encyclopaedia Iranica’daki Persepolis maddesi, tablet arşivi için de Chicago Üniversitesi’nin Persepolis Tahkimat Arşivi projesi en sağlam başlangıç noktaları. Persepolis’in ilginç yanı da burada: aynı alanda hem kralların kendileri hakkında söylemek istediklerini hem de kâtiplerin sessizce tuttuğu erzak kayıtlarını okuyabiliyoruz.

