1. Anasayfa
  2. Tarih

Hz. Musa’nın Mısır’dan Çıkışı Gerçekten Yaşandı mı? Tarih ve Arkeoloji Ne Diyor?

Hz. Musa’nın Mısır’dan Çıkışı Gerçekten Yaşandı mı? Tarih ve Arkeoloji Ne Diyor?
0

Bir halk Mısır’dan ayrıldı. Firavunun ordusu peşlerine düştü. Önlerine deniz çıktığında kaçacak yerleri kalmamıştı. Sonra su ikiye ayrıldı, topluluk karşı kıyıya geçti ve onları takip eden ordu suların altında kaldı.

Bu anlatı, üç büyük dinin hafızasında önemli bir yere sahip. Hz. Musa’nın Firavun’a karşı verdiği mücadele Kur’an’da birçok surede anlatılır. Tevrat’ın Çıkış kitabı ise olayları daha uzun bir hikâye halinde aktarır. İki metinde ortak bir temel vardır: Mısır’daki baskı, Musa’nın görevlendirilmesi, Firavun’la yüzleşmesi, topluluğun ülkeden ayrılması ve denizden geçişi. Ayrıntılar ve anlatım biçimi ise her zaman aynı değildir.

Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı burada dini anlatıyı kanıtlamak ya da çürütmek için ele alınmayacak. Soru daha sınırlı: Tarih, arkeoloji, eski Mısır yazıtları ve bölgenin coğrafyası bu anlatının arka planı hakkında ne söylüyor? Musa’nın yaşadığı dönem belirlenebilir mi? Karşısındaki firavun kimdi? Mısır’da Kenan kökenli topluluklar var mıydı? Yüz binlerce insanın çölde yürüdüğü düşüncesi ne kadar gerçekçi? Metinlerde geçen deniz bugünkü Kızıldeniz miydi? Bu soruların hiçbirinin kısa ve tartışmasız bir cevabı yok.

Abu Simbel'de II. Ramses tapınağının kolosal heykelleri
Abu Simbel, II. Ramses dönemi. Görsel: Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0).

Musa’nın Firavunu Kimdi?

Filmlerde Musa’nın karşısında çoğu zaman II. Ramses’i görürüz. Bunun önemli bir nedeni Tevrat’taki bir yer adıdır. Çıkış kitabına göre İsrailoğulları Firavun için Pitom ve Ramses adlı depo kentlerini inşa eder. Pi-Ramesses, II. Ramses döneminde doğu deltada büyük bir kraliyet merkezi ve başkent hâline getirildi.

II. Ramses yaklaşık 66 yıl hüküm sürdü. Mısır’ın her yanında büyük yapılar yaptırdı. Başkentini doğu deltadaki Pi-Ramesses’e taşıdı. Kentin konumu, Mısır’dan Sina yönüne giden yolların başlangıcına yakındı. Bu ayrıntılar onun neden en çok konuşulan aday olduğunu açıklıyor.

Yine de “Ramses” adının metinde geçmesi, Musa’nın karşısındaki kişinin kesin olarak II. Ramses olduğunu göstermez. Bir metin, geçmişte yaşandığı kabul edilen bir olayı daha sonraki okuyucuların bildiği yer adıyla anlatabilir. Bugün İstanbul dediğimiz yerdeki çok eski bir olayı anlatırken güncel adı kullanmamıza benzer. Bu yüzden yer adı önemli bir ipucu olsa da tek başına tarih belirlemez.

Başka adaylar da var. Tevrat içindeki bir kronoloji hesabını temel alan bazı araştırmacılar Çıkış’ı MÖ 15. yüzyıla yerleştirir. Bu hesapta III. Tutmosis veya II. Amenhotep gibi firavunların adları gündeme gelir. Fakat bu erken tarih, arkeolojik verilerle ve metindeki yer adlarıyla ilişkilendirildiğinde başka sorunlar doğurur. Ayrıca kullanılan kronolojik sayının kelimesi kelimesine mi, yoksa sembolik mi anlaşılması gerektiği de tartışmalıdır.

II. Ramses’in oğlu Merneptah ise başka bir nedenle önemlidir. Onu doğrudan Musa’nın firavunu yapan bir belge yoktur. Fakat hükümdarlığından kalan bir taş yazıt, araştırmanın zaman sınırını belirlememize yardım eder.

Kahire Mısır Müzesi'nde Merneptah Steli
Merneptah Steli. Görsel: Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0).

Merneptah Steli olarak bilinen yazıt yaklaşık MÖ 1208’e tarihlenir. Firavunun Libya ve Kenan bölgesindeki zaferlerini över. Yazıtın son kısmında “İsrail” adıyla tanımlanan bir topluluktan söz edilir. Kullanılan hiyeroglif işaretleri burada bir kentten değil, bir halktan bahsedildiğini gösterir.

Bu taş Musa’nın adını vermez. Mısır’dan Çıkış’ı, denizin yarılmasını veya çölde yapılan yolculuğu da anlatmaz. Söylediği daha sınırlı ama çok önemlidir: MÖ 13. yüzyılın sonlarında Kenan’da Mısırlıların “İsrail” diye adlandırdığı bir topluluk bulunuyordu.

Eğer Çıkış anlatısının arkasında tarihsel bir göç varsa, bu topluluğun Merneptah yazıtından önce Kenan’a ulaşmış olması beklenir. Böylece stel bize olayın tarihini vermese de bir üst sınır sağlar. Firavunun kimliğine ilişkin elimizde birkaç aday ve farklı kronolojiler var. Hiçbiri üzerinde genel bir uzlaşma yok. Üstelik daha temel bir sorunla karşılaşıyoruz: Musa’yı ve bu kadar büyük bir kaçışı anlatan Mısır belgesi nerede?

Firavun Kayıtları Neden Susuyor?

Eski Mısır’dan çok sayıda yazıt kaldı. Firavunların savaşları, seferleri, yaptırdıkları tapınaklar ve tanrılara sundukları armağanlar taşlara işlendi. Bu zengin arşive bakınca Musa’nın da bir yerde karşımıza çıkmasını bekleyebiliriz.

Bugün bildiğimiz durum şu: Musa’yı ve Mısır’dan Çıkış anlatısını doğrudan doğrulayan, bilim dünyasında genel kabul görmüş bir Mısır kaydı bilinmiyor. On felaketi açıkça anlatan bir papirüs yok. Denizde kaybedilen bir firavun ordusunu kaydeden çağdaş bir yazıt da bulunmuş değil.

Zaman zaman internette bazı eski metinlerin on felaketi anlattığı ileri sürülüyor. En sık anılan örneklerden biri Ipuwer Papirüsü. Bu metinde düzenin bozulması, kıtlık ve toplumsal felaketler anlatılır. Fakat papirüsün tarihi, edebi yapısı ve amacı konusunda ciddi tartışmalar vardır. Metinde Musa’dan, İsrailoğullarından veya Mısır’dan Çıkış’tan söz edilmez. Benzer ifadeler bulunması, iki metnin aynı olayı anlattığını göstermeye yetmez.

Mısır belgelerinin nasıl yazıldığı da hesaba katılmalı. Kraliyet yazıtları bugünkü anlamda tarafsız tarih kitapları değildi. Firavunun gücünü ve düzeni koruma yeteneğini göstermek için hazırlanırlardı. Zaferler büyütülebilir, sonuçsuz kalan savaşlar bile büyük başarı gibi sunulabilirdi.

Karnak Tapınağı'nda firavun zafer sahnelerini gösteren kabartmalar
Karnak Tapınağı kabartmaları. Görsel: Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0).

II. Ramses’in Hititlerle yaptığı Kadeş Savaşı buna iyi bir örnek. Mısır duvarlarında Ramses, düşmanlarını tek başına ezen büyük kahraman olarak gösterilir. Oysa savaş kesin bir Mısır zaferiyle sonuçlanmadı. Yıllar sonra iki devlet barış antlaşması yaptı.

Bu propaganda anlayışı, bir yenilginin veya saray açısından utanç verici bir olayın kayda geçirilmemiş olabileceğini düşündürür. Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. “Firavunlar yenilgilerini yazmazdı, demek ki Çıkış yaşandı ama gizlendi” diyemeyiz. Bu yalnızca kayıtların sessizliğini açıklamak için öne sürülen ihtimallerden biridir.

Bir olayın kayda geçmemesi onun yaşanmadığını kesin olarak göstermez. Aynı sessizlik, olayın yaşandığının kanıtı da değildir. Bu nedenle doğrudan Musa’nın adını aramakla yetinemeyiz. Anlatıda sözü edilen insanların Mısır’da bulunup bulunamayacağına bakmamız gerekir.

İsrailoğulları Mısır’da mıydı?

Nil Deltası, Mısır’ın dış dünyaya açılan bölgelerinden biriydi. Sina ve Akdeniz kıyısı üzerinden Kenan’a uzanan yollar burada başlıyordu. Tüccarlar, mevsimlik işçiler, askerler, savaş esirleri ve göçmenler yüzyıllar boyunca bu yolları kullandı.

Doğu deltadaki Tell el-Dab’a kazıları bunun açık örneklerinden biridir. Burası eski Avaris kentinin bulunduğu yerdir. Kazılar, özellikle MÖ ikinci binyılın ilk yarısında kentte çok sayıda Kenan ve Batı Asya kökenli insanın yaşadığını gösteriyor. Ev mimarisi, mezar gelenekleri, silahlar ve çanak çömlekler bu bağlantıyı destekliyor.

Aşağı Mısır ve Nil Deltası haritası
Nil Deltası haritası. Görsel: Wikimedia Commons (CC0).

Zaman içinde bu toplulukların bir kısmı güç kazandı. Mısır tarihinde Hiksoslar olarak bilinen yöneticiler, Nil Deltası’nın önemli bir bölümünü kontrol etti. Daha sonra Mısır kralları Hiksos yönetimine son verdi ve Hiksos güçlerini Avaris’ten çıkardı. Bu, Mısır’daki bütün Kenan veya Batı Asya kökenli nüfusun ülkeden çıkarıldığı anlamına gelmez. Bu olay, Musa’nın çıkışı ile aynı şey değildir. Tarihleri ve ayrıntıları birbirine tam olarak uymaz. Yine de Mısır ile Kenan arasında büyük nüfus hareketlerinin gerçekten yaşandığını gösterir.

Yeni Krallık döneminde de Mısır belgelerinde Batı Asya kökenli işçiler, hizmetkârlar, askerler ve savaş esirleri görülür. Mısır’ın Kenan’daki seferleri sırasında çok sayıda insan Nil Vadisi’ne getirildi. Bazıları devlet projelerinde veya büyük kurumlara bağlı işlerde çalıştırıldı.

Bu ortam, Tevrat’ta anlatılan tuğla yapımı ve zorunlu çalışma gibi ayrıntıların Mısır dünyasına tümüyle yabancı olmadığını gösteriyor. Fakat arkeolojik açıdan mümkün olan bir ortam ile belirli bir topluluğun kimliği aynı şey değildir.

Tell el-Dab’a’da yaşayan Kenan kökenli insanlara bakıp “Bunlar kesin olarak İsrailoğullarıydı” diyemeyiz. Buluntuların üzerinde bunu söyleyen bir kimlik kartı yok. Üstelik bölgedeki topluluklar farklı dönemlerde yaşamış ve farklı kökenlerden gelmişti.

Benzer bir dikkat “Habiru” veya “Apiru” adı için de gerekir. Eski Yakın Doğu belgelerinde geçen bu kelime bazen İbranilerle ilişkilendirilir. Ancak çoğu araştırmacı bunun tek bir etnik halktan çok toplumun kenarında yaşayan, yerinden edilmiş veya farklı yöneticilere hizmet eden grupları tanımlayabildiğini düşünür. Kelimelerin benzemesi, Habiruların doğrudan İsrailoğulları olduğu anlamına gelmez.

Buraya kadar ortaya çıkan tablo şöyle: Mısır’da Kenan ve Batı Asya kökenli toplulukların varlığı sağlam biçimde belgelenmiştir. Yabancıların devlet işlerinde ve zorunlu emek düzenlerinde çalıştırılması da tarihsel olarak mümkündür. Fakat bu veriler Musa’yı veya onunla birlikte çıktığı anlatılan grubu doğrudan tanımlamaz. Arkeoloji, hikâyenin geçtiği dünyanın bazı parçalarını gösteriyor. Aradığımız kişileri ise henüz göstermiyor.

Çöldeki Yüz Binler Nereye Kayboldu?

Tevrat’ın Çıkış kitabının 12. bölümünün 37. ayetinde, çocuklar dışında yaklaşık 600 bin erkeğin yola çıktığı anlatılır. Bu sayı ailelerle birlikte düşünüldüğünde toplam nüfusun iki milyona yaklaşmasına, hatta bazı hesaplarda bunu aşmasına yol açar.

Bu rakam Kur’an’da verilmez. Kur’an, Musa’yla birlikte ayrılan topluluğun sayısını yüz binlerle ifade etmez. Dolayısıyla büyük nüfusla ilgili tartışma, Tevrat metnindeki rakamların nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgilidir.

İki milyon insanın oluşturacağı yürüyüş kolunu düşünelim. İnsanlar, çocuklar, yaşlılar ve hayvanlar aynı anda hareket edecek. Her gün çok büyük miktarda su ve yiyecek gerekecek. Kurulan kamp kilometrelerce alana yayılacak. Atıklar, ocaklar, kırılan kaplar, kesilen hayvanların kemikleri ve kaybolan eşyalar geride iz bırakacak.

Sina’nın her noktası kazılmış değildir. Çöl ortamında kısa süre kullanılan kamp yerlerini bulmak da kolay değildir. Göçebe topluluklar taş kentler kurmadığı için arkalarında yerleşik toplumlar kadar belirgin kalıntı bırakmaz. Yine de yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın yıllarca aynı bölgede dolaşması hâlinde daha güçlü arkeolojik izler beklenirdi. Şu ana kadar bu ölçekte bir göçü ortaya koyan genel kabul görmüş bir buluntu dizisi yok.

Bu yüzden Tevrat’taki sayıların farklı biçimde yorumlanması önerildi. Tartışmanın merkezinde İbranice “elef” kelimesi bulunuyor. Kelimenin temel anlamlarından biri “bin”dir. Bazı araştırmacılar belirli bağlamlarda bunun bir askerî birlik, klan veya daha küçük bir topluluk anlamına gelebileceğini ileri sürer. Böyle okunursa toplam nüfus büyük ölçüde azalabilir.

Ancak bu çözüm üzerinde uzlaşılmış değildir. Kelimenin metindeki bütün kullanımlarını aynı alternatif anlamla açıklamak zordur. Ayrıca Tevrat’ın başka bölümlerindeki toplam rakamlarla da uyum sağlamak gerekir. Bu nedenle “elef aslında bin demek değildi, sorun çözüldü” şeklinde kesin bir sonuca varamayız.

Başka bir görüş, rakamların sembolik ya da edebi olduğudur. Antik metinlerde büyük sayılar bir topluluğun gücünü ve önemini göstermek için kullanılabiliyordu. Bu durumda sayı, modern bir nüfus sayımının sonucu gibi okunmamalıdır.

Bazı tarihçiler daha küçük bir tarihsel çekirdek ihtimali üzerinde durur. Buna göre Mısır’dan bütün İsrail halkı değil, daha sınırlı bir grup ayrılmış olabilir. Bu grup daha sonra Kenan’daki başka topluluklara katılmış, Mısır’dan kurtuluş hatırası da zamanla ortak kimliğin merkezine yerleşmiş olabilir.

Bu görüş bir modeldir; onu doğrudan kanıtlayan bir belge bulunmuyor. Yine de iki noktayı açıklamaya çalışır: çölde neden büyük bir arkeolojik iz görülmediğini ve Kenan’daki erken İsrail topluluklarının maddi kültürünün neden çevredeki Kenan kültürüne bu kadar benzediğini. Küçük bir grubun hatırası zamanla bütün bir halkın hikâyesine dönüşebilir. Fakat bu olasılığı Musa’nın tarihsel varlığının kanıtı olarak sunamayız.

Kızıldeniz Gerçekten Nerede Yarıldı?

Bugün “Kızıldeniz’in yarılması” dediğimizde gözümüzde derin ve açık bir deniz canlanıyor. Haritada Kızıldeniz, Sina Yarımadası’nın güneyinde iki kola ayrılır. Batıda Süveyş Körfezi, doğuda Akabe Körfezi vardır.

Uzaydan Nil Deltası, Sina Yarımadası ve çevresinin görünümü
NASA ISS görüntüsü (kamu malı / public domain).

Tevrat’ın İbranice metninde kullanılan ifade “Yam Suph”tur. “Yam” deniz veya büyük su kütlesi demektir. “Suph” kelimesi ise sazlık ya da su bitkileriyle ilişkilendirilir. Bu nedenle ifade “Sazlıklar Denizi” şeklinde de çevrilir. Fakat kelimenin hangi su kütlesini gösterdiği konusunda kesin bir görüş yoktur. Metnin başka bölümlerindeki kullanımları tartışmayı daha da zorlaştırır.

Kur’an’da Musa’ya asasıyla denize vurmasının bildirildiği ve denizin yarıldığı anlatılır. Fakat bugünkü coğrafi adla “Kızıldeniz” denmez. Bu nedenle hem Tevrat hem Kur’an açısından olayın gerçekleştiği yeri modern haritada kesin olarak işaretlemek kolay değildir.

Geleneksel güzergâhlardan biri Süveyş Körfezi çevresidir. Bu rota, Mısır’dan Sina’ya geçiş fikriyle uyumludur. Ancak hangi noktadan geçildiği, antik kıyı çizgisinin nasıl olduğu ve anlatıdaki diğer yer adlarının nereye karşılık geldiği belirsizdir.

Başka bir yaklaşım, geçişi doğu Nil Deltası’ndaki eski göllere ve lagünlere yerleştirir. Bugün Süveyş Kanalı’nın geçtiği bölge antik çağda aynı görünmüyordu. Sığ göller, bataklıklar, sazlık alanlar ve Nil’in artık var olmayan kolları burada karmaşık bir su sistemi oluşturuyordu. “Sazlıklar Denizi” ifadesi böyle bir çevreye uygun olabilir.

Bu coğrafyanın önemli bir özelliği var: Kuvvetli ve uzun süre aynı yönden esen rüzgâr, sığ sudaki su seviyesini geçici olarak değiştirebilir. Buna rüzgâr çekilmesi denir. 2010 yılında yayımlanan bir bilgisayar modellemesi, doğu Nil Deltası’nın Geç Tunç Çağı’ndaki tahmini coğrafyasını kullanarak bu ihtimali inceledi. Modelde saatte yaklaşık 100 kilometre hızla, uzun süre esen doğu rüzgârı suyu geri çekiyor ve birkaç saat açık kalan bir kara geçidi oluşturuyordu.

Bu çalışma ilgi çekicidir, çünkü Tevrat anlatısında da bütün gece esen güçlü bir doğu rüzgârından söz edilir. Fakat modelin neyi gösterdiğini doğru anlamamız gerekir. Bilgisayarda belirli bir arazi, su derinliği ve rüzgâr hızı kullanıldığında böyle bir geçidin fiziksel olarak oluşabileceğini gösterir. Musa’nın aynı yerde, aynı tarihte ve aynı şartlarda geçtiğini göstermez. Antik coğrafyanın ayrıntıları da tam olarak bilinmiyor. Üstelik saatte 100 kilometreye yaklaşan bir rüzgârda, çocukların, yaşlıların ve hayvanların açık zeminden geçmesi başlı başına güç olurdu. Model fiziksel bir mekanizmayı sınar; tarihsel olayın kaydı değildir.

Akabe Körfezi de özellikle popüler videolarda sıkça öne sürülür. Suudi Arabistan kıyısındaki bazı yerler Musa’nın geçiş noktası veya Sina Dağı’yla ilişkilendirilir. Deniz dibinde savaş arabası tekerlekleri bulunduğu yönünde iddialar da dolaşır. Ancak bunları doğrulayan, uzmanlarca incelenmiş ve genel kabul görmüş bir arkeolojik bulgu yayımlanmış değildir. Akabe güzergâhı bütünüyle imkânsız ilan edilemez; fakat onu kanıtlanmış rota gibi göstermek için elde yeterli veri yoktur.

Burada bilim ile inanç aynı soruyu aynı yöntemle sormuyor. Bilim, “Belirli şartlarda su geçici olarak çekilebilir mi?” sorusunu modelleyebilir. “Bu olay ilahi bir müdahaleydi” ya da “değildi” hükmü ise böyle bir modelin ölçebileceği bir şey değildir. Doğal bir mekanizmanın mümkün olması, geçişin gerçekten yaşandığını kanıtlamaz. Aynı biçimde doğadaki bir mekanizmayı konuşmak, inananlar açısından olayın mucize anlamını ortadan kaldırmak zorunda değildir.

Bu konuyla bağlantılı kısa bir iddiaya da değinelim. İnternette bazen bir firavun mumyasında deniz tuzu bulunduğu, bunun onun boğulduğunu ve kutsal anlatıyı kanıtladığı söyleniyor. Mısır mumyalamasında bedeni kurutmak için natron adlı doğal bir tuz karışımı kullanılıyordu. Bu nedenle mumyada tuzla ilişkili maddelerin bulunması tek başına denizde boğulma kanıtı değildir. Ayrıca hangi firavunun Musa döneminde yaşadığı zaten bilinmiyor. Bir mumyayı bu anlatıya bağlayabilmek için ölüm nedeni, kimlik ve tarih konusunda birbirini destekleyen bağımsız kanıtlar gerekir. Bugün böyle bir bilimsel uzlaşma bulunmuyor.

Sonuç: Parçalar Var, Zincir Eksik

Bugün elimizde, Musa’nın önderliğinde gerçekleşen Mısır’dan Çıkış’ı tartışmasız biçimde doğrulayan doğrudan bir arkeolojik belge yok. Buna karşılık anlatının geçtiği tarihsel dünyanın bazı parçalarının gerçek karşılıklarını biliyoruz: doğu deltada Kenan bağlantılı yerleşimler, Merneptah Steli’ndeki “İsrail” adı, firavun adayları arasındaki tartışmalar ve coğrafyaya dair modeller. Eksik olan, bu parçaları Musa’nın önderliğinde gerçekleşen tek bir olaya kesin biçimde bağlayan kanıt.

Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı üzerine sorulabilecek sorular burada bitmiyor. Musa Mısır’dan çıktıysa nereye gitti? Gerçek Sina Dağı’nın nerede olabileceğinin izi, ayrı bir araştırmanın konusu.

Bu konunun ayrıntılı belgeselini izlemek için Bilgi Atlası YouTube kanalını ziyaret edebilirsiniz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir