Gaziantep’in Nizip ilçesine bağlı Belkıs köyünün hemen yanında, Fırat’ın kıvrıldığı yerde bir tepe yükseliyor. Antik çağda bu tepenin eteklerine kurulan kentin adı Zeugma, Yunanca “köprü” ya da “geçit” anlamına geliyor. Ad, kentin varlık nedenini de anlatıyor: Burası, Fırat’ın Kuzey Suriye ile Mezopotamya arasında aşılabildiği en önemli geçiş noktalarından biriydi. Kent bugün daha çok Roma evlerinin tabanlarından sökülüp kurtarılan mozaikleriyle, özellikle de “Çingene Kızı” diye bilinen portreyle tanınıyor. Ama mozaiklerin arkasında bir Helenistik kuruluş öyküsü, Kommagene krallarının dinî politikası, bir Roma lejyonunun karargâhı ve 2000 yazında barajın yükselen sularıyla yarışan bir kazı var.
Aşağıda bu katmanları sırayla ele alıyoruz. Kazı raporlarında kanıtla gösterilen bilgilerle antik yazarlardan gelen kayıtları ve uzmanların yorumlarını birbirinden ayırmaya, kaynakların birbirini tutmadığı yerleri de açıkça yazmaya çalıştık.
Fırat’ın kıyısında bir geçit kenti
Zeugma, Gaziantep şehir merkezinin yaklaşık 50 kilometre doğusunda, Nizip’e ise 10 kilometre kadar uzaklıkta. Antik yerleşim, nehrin batı yakasında Belkıs Tepe denen yükseltinin yamaçlarından suya doğru inen geniş bir şeride yayılıyordu. Tepenin üstü kentin kutsal alanıydı. Yamaçlar ve kıyı düzlüğü ise konut mahalleleri, agoralar ve kamu yapılarıyla doluydu. Kentin çevresindeki kireçtaşı sırtlara oyulmuş binlerce kaya mezarı bugün de nekropolleri belli ediyor.
Burada bir köprü olduğunu antik yazarlardan biliyoruz, ama köprünün neye benzediği hâlâ tartışmalı. Yunan biyografi yazarı Plutarkhos, Crassus’un ordusunun MÖ 53’te bu geçitten nehri aştığını anlatırken fırtınada parçalanan bir sal ya da duba köprüsünden söz eder. Kazı raporlarını yayımlayan William Aylward’ın değerlendirmesine göre yazılı kaynakların hiçbiri kâgir ya da ahşap bir köprüye doğrudan işaret etmiyor. En makul tablo, iki kıyıdaki taş ayaklar arasına gerilmiş bir duba köprüsü. Köprüden geriye somut bir kalıntı ise kalmadı. Fırat’ın karşı kıyısındaki eski yerleşim de bugün tümüyle suyun altında.

Seleukos’un iki yakası: Seleukeia ve Apameia
Kentin kuruluşu Büyük İskender’in ölümünden sonraki döneme uzanıyor. İskender’in komutanlarından Seleukos I Nikator, MÖ 300 civarında nehrin batı kıyısına kendi adını taşıyan Seleukeia’yı, doğu kıyısına da İranlı eşi Apama’nın adını verdiği Apameia’yı kurdu. Uzun süre “ikiz kentler” diye anılan bu ikiliye zamanla geçidin adı yapıştı. Bugün Zeugma dendiğinde çoğunlukla batı yakadaki Seleukeia kastediliyor.
Bu ilk evreye dair arkeolojik veri sanıldığından az. 2000 yılındaki kurtarma kazısının raporu, Helenistik dönemden kalan sikkelerin neredeyse tamamının daha geç katmanlarda, yani yerinden oynamış hâlde bulunduğunu belirtiyor. Kapalı bir yapım katmanında ele geçen en erken buluntular ancak MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. Hititlerin ve Perslerin bu geçitle ilgilendiği tahmin ediliyor. Ancak İskender öncesi dönemde burada kentsel bir merkez olduğuna dair güçlü bir kanıt yok. Birkaç on kilometre güneydeki Kargamış, Hititlerin Suriye’deki en önemli merkezlerinden biriydi. İmparatorluğun başkenti Hattuşa ise çok daha kuzeyde, Orta Anadolu’daydı.
Karşı yakadaki Apameia ise 1990’larda Fransız arkeolog Catherine Abadie-Reynal’in ekibi tarafından incelendi. Ekip, 27 kuleyle desteklenmiş yaklaşık 2,2 kilometrelik bir sur hattı ve düzenli konut adaları belgeledi. Kentin MÖ 2. yüzyılda bir noktada terk edildiğine işaret eden izler de buldu. Bu bulgu, ikiz kent anlatısını sorgulatan bir soruyu doğurdu: İki yakanın parlak dönemleri aynı zamana denk gelmiyorsa, karşılıklı iki kentten mi söz etmeliyiz, yoksa geçidi farklı dönemlerde tek başına kontrol eden iki ayrı merkezden mi? Aylward ikinci yorumu savunuyor ve iki kentin aynı dönemde birlikte işleyen bir çift olarak hiç var olmamış olabileceğini yazıyor.
Kommagene krallarının izleri
Seleukos hanedanı zayıfladıkça bölgede yeni güçler belirdi. MÖ 64’te Roma, Pompeius’un doğu seferleri sırasında Zeugma’yı Kommagene Krallığı’na bıraktı. Kommagene kralı I. Antiokhos, Nemrut Dağı’ndaki dev heykelleriyle tanınan hükümdardır ve Yunan ile Pers tanrılarını aynı panteonda birleştiren kendine özgü bir kült yaratmıştı. Zeugma da bu politikadan payını aldı. Belkıs Tepe’nin zirvesindeki ana kutsal alanda ve Helenistik agoradaki ikinci bir kutsal alanda yapılan kazılarda, kralın tanrılarla el sıkışırken gösterildiği “dexiosis” stelleri ele geçti. 2008’de tepedeki tapınak alanında üç kolosal kült heykeli bulundu. Kazı ekibi heykellerin Zeus, Athena ve büyük olasılıkla Hera’ya ait olduğunu düşünüyor. Yamaçlarda başka heykellerin parçaları da vardı.
Türkiye’nin 2012’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne sunduğu aday dosyası bu yönü özellikle öne çıkarıyor. Dosyaya göre Kommagene panteonu ile kral kültünün hem yazıtlarla hem de çok sayıda kült heykeliyle bir arada temsil edildiği tek kutsal alan burası. Roma döneminde bu tapınakların siyasi yükü silindi ve tanrılar kralsız, tek başlarına betimlenmeye başlandı. Kazı başkanı Kutalmış Görkay, bu dönüşümü kentin kimlik değişiminin önemli işaretlerinden biri sayıyor.
Lejyon, gümrük ve tüccar: Zeugma’nın Roma yılları
MS 17’de Kommagene doğrudan Roma yönetimine bağlandı. MS 72’de krallığın son kez ortadan kaldırılmasıyla Zeugma, imparatorluğun doğu sınırındaki en önemli garnizon kentlerinden biri hâline geldi. Kazı raporunun kronolojisine göre legio IIII Scythica MS 70 civarında buraya yerleşti. Lejyonun izleri asker mezar taşlarında, damgalı kiremitlerde ve 2000 kazısında bulunan, lejyonun kamu yapılarının inşasına katıldığını gösteren yazıtta görülüyor. Bazı kaynaklar kentte aynı anda iki lejyonun konuşlandığını yazıyor. Kazı raporları ise ağırlıklı olarak IIII Scythica’dan söz ediyor ve bu lejyonun karargâhı hâlâ tam olarak bulunabilmiş değil.
Askerlerin yanında gümrükçüler ve tüccarlar da vardı. Romalılar geçitten geçen yük ve yolculardan vergi topluyordu. 2000 yılında agoradaki bir yapıda ortaya çıkan arşiv odasında on binlerce kil mühür baskısı ele geçti. Bunlar, resmî belgelerin ve yüklerin mühürlendiği yoğun bir bürokrasinin kalıntıları. Crassus’un ordusu da MÖ 53’te buradan geçerek Harran yakınlarındaki Carrhae’ye ilerlemiş ve Partlar karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı.
Kentin ne kadar kalabalık olduğu sorusunun net bir yanıtı yok. Arkeolog David Kennedy, nekropollerin sınırlarından yola çıkarak iki yaka için yaklaşık 190 hektarlık bir alan ve 50 ila 75 bin kişilik bir nüfus önerdi. Archaeology dergisinde aktarılan daha temkinli bir tahmin, en kalabalık döneminde 20–30 bin kişiden söz ediyor. Türkçe kaynaklarda sıkça geçen 70–80 bin rakamı ise genellikle bir yöntem açıklamasıyla birlikte verilmiyor. Daha ilginç bir tartışma da kentin canlılığıyla ilgili. Popüler anlatı Zeugma’yı Doğu ile Batı arasında kesintisiz bir ticaret kavşağı olarak resmediyor. Aylward ise 2000 kazısının buluntularından, kentin ticaret ortaklarının çoğunlukla çevre vadilerdeki bölgesel kasabalar olduğu sonucunu çıkarıyor.

Taban mozaiklerinde gündelik hayat
Zeugma’yı dünyaca ünlü yapan buluntular kentin varlıklı mahallelerinden geldi. UNESCO dosyasına göre buradaki Roma evleri, ortası avlulu, 600–800 metrekarelik kent villalarıydı. Bazıları iki katlıydı, duvarların içinden su boruları geçiyordu. Belkıs Tepe’deki sarnıçlardan gelen su, sokak taşlarına oyulmuş kanallarla evlere dağıtılıyordu. Avlulardaki sığ havuzlar yağmur suyunu topluyor, evin içini de serinletiyordu.
Mozaiklerin büyük bölümü MS 2. ve 3. yüzyıllara tarihleniyor. Konuları ağırlıkla Yunan mitolojisinden ve dönemin popüler edebiyatından geliyor: Dionysos ile Ariadne’nin düğünü, Perseus ile Andromeda, Daidalos ile İkaros, Akhilleus, Antiope ile satir, deniz tanrıları ve denizden çıkan yaratıklar. Bazı sahnelerde figürlerin adları Yunanca yazılmış. Birkaç mozaikte ustanın imzası, hatta mozaiği yaptıran ev sahibinin adı bile var. Menandros’un “Kahvaltı Eden Kadınlar” (Synaristosai) komedyasından bir sahnenin işlendiği pano, o evdeki insanların hangi kitapları okuyup hangi oyunları izlediğine dair nadir bir ipucu sunuyor.

Görkay’a göre bu panolar rastgele seçilmiş süsler değildi. Odanın işlevine göre yerleştiriliyor, ev sahibinin kültürünü ve konuklarına vermek istediği izlenimi yansıtıyordu. Yatak odalarında aşk öyküleri, yemek salonlarında şarap ve Dionysos temaları, edebiyat sohbeti yapılan odalarda esin perileri görülüyordu. Kanepeler mozaiğin çevresine, hem panoyu hem de avludaki havuzu görecek biçimde diziliyordu. Restorasyon sırasında yapılan bir gözlem de üretim tekniğine ışık tuttu: Mozaiklerin altında, panoların nereye yerleştirileceğini gösteren çizimler bulundu. Bu, panoların atölyede hazırlanıp eve parçalar hâlinde getirildiğini düşündürüyor.
Bu ev hayatı 252/253 yılında sert bir biçimde sona erdi. Sasani kralı I. Şapur’un ordusu kenti yağmaladı. Kazı raporlarında bu tarih, kapalı tahribat katmanlarından çıkan sikkelerle doğrulanıyor. Yıkılan evlerin büyük kısmında bir daha düzenli yaşam kurulmadı. Kalıntılar kısmen hayvan barınağı olarak kullanıldı, enkaz da tabanları örttü. UNESCO dosyası bu nedenle Zeugma’yı “bir ölçüde Pompeii’ye benzer” bir zaman kapsülü olarak tanımlıyor. Yağmada gizlendiği yerden alınmayan, neredeyse insan boyundaki bronz Mars heykeli de böyle bir evde, Poseidon Villası denen yapıda bulundu. Raporlar bu yapının adına rağmen gerçek anlamda bir villa olmadığını da not ediyor. Kent sonraki yüzyıllarda küçüldü. Justinianus dönemi sikkeleri ve Hristiyan simgeli kandiller Bizans dönemindeki sürekliliği gösteriyor, ama Zeugma eski önemini bir daha kazanamadı.
Sular yükselirken: Birecik Barajı ve 2000 kazıları
Zeugma’ya yönelik bilimsel ilgi 1970’lerdeki yüzey araştırmalarına uzanıyor. İlk bilimsel kazılar ise 1987’de, Gaziantep Müzesi’nin yürüttüğü çalışmalarla başladı. O yıllarda kaçak kazı ciddi bir sorundu. Çingene Kızı’nın çevresindeki parçalar 1960’larda sökülüp yurt dışına kaçırılmıştı. 1998’de üzerinde çalışılan Dionysos ile Ariadne’nin düğünü mozaiğinin figürlü bölümleri de bir gece içinde çalındı. Bu olaydan sonra müze, daha önce açığa çıkarılmış figürlü mozaiklerin hepsini alandan kaldırdı.

Asıl baskı, Fırat üzerindeki Birecik Barajı projesinden geldi. Barajın gölünün kentin alt kısımlarını ve karşı yakanın tamamını basacağı kesinleşince çalışmalar hızlandı. Fransız, İsviçreli ve Alman ekipler 1990’ların ikinci yarısında alana geldi. 2000 yılında Kültür Bakanlığı, ABD merkezli Packard Humanities Institute (PHI) ve Türkiye İş Bankası’nın desteğiyle uluslararası bir kurtarma kazısı düzenlendi. PHI’nin finanse ettiği ekibi Oxford Archaeology oluşturdu. Mozaiklerin kaldırılması ve korunmasında Roma merkezli Centro di Conservazione Archeologica görev aldı. Sahada Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan uzmanlar birlikte çalıştı.
Sular iki aşamada yükseldi. PHI raporuna göre mayıs-haziran 2000’de en alçak bölge (Alan A), ekim sonuna kadar da ikinci kuşak (Alan B) su altında kaldı. Yukarıdaki Alan C ise tehdit dışında kaldı. Ekipler zamana karşı çalıştı. Büyük mozaikler, altlarına metal çubuklar sürülerek tabandan ayrıldı ve neredeyse üç metre uzunluğunda özel yapılmış ahşap silindirlere halı gibi sarıldı. Daha küçük panolar parçalara bölünerek taşındı. Bu işlemlerin her biri ileride yapılacak restorasyonu da etkilediği için kesme yöntemine ancak zorunlu kalınca başvuruldu. Gönüllü olarak gelen restoratörlerin anlattığına göre, suyun alanı kapattığı ana kadar geçen yaklaşık bir buçuk ayda yalnızca iki evden on beş kadar tam mozaik çıkarıldı.
Suyun kentin ne kadarını aldığı konusunda sayılar biraz değişiyor. PHI raporları batı yakadaki kentin yüzde 30’unun ve Apameia’nın tamamının sular altında kaldığını yazıyor. American Journal of Archaeology’deki bir değerlendirme de yaklaşık yüzde 30 diyor. Archaeology dergisi “en az yüzde 25” ifadesini kullanıyor. Türkçe kaynaklarda ise genellikle “üçte bir” deniyor. Bu fark, kentin sınırlarının tam olarak bilinmemesinden de kaynaklanıyor. Hangi oran alınırsa alınsın, kaybedilen bölüm kıyıya yakın alçak kesimlerdi. Kurtarma kazısında açılan mozaikli evlerin çoğu da tam bu kuşaktaydı.

Kurtarma kazısı, alanın korunması açısından da tartışma yarattı. PHI raporunun koruma bölümünde açıkça yazıldığı gibi, aceleyle yeni alan açmak yerine mevcut kalıntıları sağlamlaştırıp suya öyle teslim etmeyi savunan uzmanlar da vardı. Onların gerekçesi şuydu: Su altındaki kalıntılar nem açısından dengeli bir ortamda daha yavaş bozulur ve göl bir gün çekilirse gelecek kuşaklar bu alanı çok daha iyi tekniklerle kazabilir.
Çingene Kızı’nın uzun yolculuğu
Zeugma’nın simgesi hâline gelen portre, bir villanın yemek salonu tabanından geliyor. Kıvırcık saçları başına bağlanmış bir örtüyle toplanan, iri gözleri izleyeni takip ediyormuş gibi görünen, kulaklarında büyük halka küpeler taşıyan genç bir kadın. “Çingene Kızı” adı da bu küpelerden geliyor. Antik bir adı yok, buluntunun ardından halk arasında konuldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze sayfası figürün Dionysos’un coşkulu takipçilerinden bir mainad olduğu görüşünü benimsiyor. Asma dallarıyla çevrili bezeme ve evdeki Dionysos temalı panolar da bu yorumu destekliyor. Toprak tanrıçası Gaia gibi başka kimlikler de önerildi. Kesin bir yazıt bulunmadığı için tartışma kapanmış değil.
Bulunuş tarihi de kaynaklarda farklı geçiyor. Çoğu kaynak, panonun 1998’deki kurtarma çalışmalarında, tahrip edilmiş bir zeminin üzerindeki kırık bir sütun kaldırılınca ortaya çıktığını yazıyor. Bazı Türkçe ansiklopedik kaynaklarda ise 1992 yılı geçiyor. Anlatılana göre zeminin sütunun örttüğü bölümü kaçak kazıcıların gözünden kaçmıştı. Portrenin yüzünde de eksik bir kısım var. Tarihleme konusunda üslup analizine dayanan genel kabul MS 2. yüzyıl yönünde. Bazı yayınlar 2.–3. yüzyıl aralığını veriyor.
Hikâyenin en ilginç halkası kaçırılan parçalar. 1960’larda yapılan kaçak kazıda zeminin bordürü on iki parçaya bölünerek söküldü. Parçalar sonunda ABD’de Ohio’daki Bowling Green Devlet Üniversitesi’ne ulaştı ve üniversite tarafından 35 bin dolara satın alındı. 2012’de araştırmacı Stephanie Hooper parçaların Zeugma kökenli olduğunu ortaya koydu. Görkay’ın hazırladığı raporla da Çingene Kızı’nın bordürüne ait oldukları kesinleşti. Yaklaşık beş buçuk yıl süren görüşmelerin ardından on iki parça Kasım 2018’de Gaziantep’e getirildi ve aralık ayında Zeugma Mozaik Müzesi’nde ziyarete açıldı. Aralarında başında yapraklar olan bir başka kadın portresi, kuşlar ve maske benzeri yüzler var.
Bugün Zeugma’da ve Gaziantep’te neler görülüyor?
Zeugma Mozaik Müzesi
Kurtarılan mozaikler önce Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne taşındı ve yıllarca orada restore edildi. Eylül 2011’de eski Tekel fabrikasının arsasında açılan Zeugma Mozaik Müzesi bugün koleksiyonun asıl adresi. Bakanlığın verilerine göre müze kompleksi 30 bin metrekarelik bir alana yayılıyor. Koleksiyonda yaklaşık 3 bin metrekare mozaik, 140 metrekare fresk, Roma dönemine ait çeşmeler, sütunlar, kireçtaşı heykeller, mezar stelleri ve bronz Mars heykeli bulunuyor. Zeugma buluntuları A blokta. B blokta ise Gaziantep çevresindeki Doğu Roma kiliselerinden gelen taban mozaikleri sergileniyor.
Müzenin önemli bir tercihi, büyük mozaikleri duvara asmak yerine bulundukları odaların planına benzer düzenlemelerle zemine yerleştirmek. Poseidon Villası’nın salonu, bir ucundaki çeşmesiyle bu yaklaşımın en iyi örneklerinden. Çingene Kızı ise loş, ayrı bir odada sergileniyor. Bakanlığın sitesinde müzenin her gün 08.30–17.00 arasında açık olduğu belirtiliyor. Saatlerin değişebileceğini düşünerek gitmeden önce bu sayfayı kontrol etmekte yarar var.

Belkıs’taki ören yeri
Antik kentin kendisi, mozaiklerin çoğu müzeye taşındığı için ilk bakışta daha sade görünebilir. Ama suyun üstünde kalan bölüm hiç de küçük değil. UNESCO dosyasında Helenistik ve Roma agoraları, iki kutsal alan, stadyum, tiyatro, iki hamam, lejyon üssü, konut mahallelerinin çoğu, surlar ve üç nekropol, korunan kesimler arasında sayılıyor. Bunların bir kısmı henüz kazılmadı ya da yalnızca kısmen açığa çıkarıldı. 2005’ten bu yana kazılar Bakanlar Kurulu kararıyla Ankara Üniversitesi’nin yönetiminde, Görkay’ın başkanlığında sistemli olarak sürüyor. Alanda kamulaştırma ve güvenlik önlemleri de bu dönemde arttı.
Ziyaretçi açısından en önemli yer, Roma evlerini ve mozaiklerini yerinde koruyan, 2006–2010 arasında inşa edilen koruma çatısı. UNESCO dosyası bu çatının altında iki ev olduğunu yazarken Archaeology dergisi beş evden söz ediyor. Fark, evlerin nasıl sayıldığından kaynaklanıyor olabilir. Burada geometrik tabanlar, sokaklar, su kanalları ve duvarlar yerinde görülebiliyor. Son yılların en dikkat çeken kazısı ise Muzalar Evi. 2007’de başlayıp 2019’da tamamlanan çalışmalarda bu yapıdan 938 eser çıkarıldı. Evin adını veren mozaikte, ortadaki madalyonda Kalliope, çevresinde de adları Yunanca yazılmış sekiz esin perisi var. Görkay, evin tasarımının MS 1. yüzyıl sonu ile 2. yüzyıl başına uzandığını ve bu bulguların bölgedeki mozaik kronolojisini yaklaşık bir yüzyıl erkene çektiğini söylüyor. Evin üzerindeki koruma yapısı Ekim 2025’te tamamlandı. Ziyarete açılıp açılmadığı ve ören yerinin güncel saatleri için yola çıkmadan önce resmî duyurulara bakmak gerekiyor.
Zeugma hakkında hâlâ cevap bekleyen sorular
Zeugma’nın en çok bilinen yüzü mozaikler olsa da araştırmacıların gündemi çok daha geniş. İlk soru ikiz kent meselesi. Seleukeia ile Apameia gerçekten birlikte yaşayan iki yaka mıydı, yoksa geçidin kontrolü zaman içinde bir yakadan ötekine mi geçti? Apameia artık su altında olduğu için bu sorunun yanıtı büyük ölçüde 1990’larda toplanan verilere bağlı kalacak.
İkinci soru askerî varlıkla ilgili. Lejyon karargâhının tam yeri hâlâ belirsiz. Kentte bir mi yoksa iki mi lejyon bulunduğu da kaynaklarda farklı aktarılıyor. Nüfus tahminleri birkaç kat fark gösteriyor. Mozaik tarihlemeleri de Muzalar Evi’nden çıkan yeni verilerle yeniden gözden geçiriliyor. Bu son nokta, Çingene Kızı dahil pek çok panonun tarihinin ileride değişebileceği anlamına geliyor.
Bir de kazılmamış alan meselesi var. Görkay, yaklaşık 20 bin dönümlük ören yerinin yalnızca çok küçük bir kısmının kazılabildiğini vurguluyor. Nekropollerdeki binlerce kaya mezarının çoğu henüz sistemli olarak incelenmedi. Bu mezarlarda Latince, Yunanca ve Sami kökenli adların yan yana bulunması, kentin karma nüfusuna dair şimdiden önemli ipuçları veriyor. Anadolu’nun büyük ören yerlerinden Göbeklitepe gibi Zeugma da her kazı sezonunda yeni sorular üreten bir alan.
Bu konuda daha derine inmek isteyenler için 2000 kurtarma kazısının üç ciltlik nihai raporu, Packard Humanities Institute’un Zeugma yayın sayfasında ücretsiz olarak okunabiliyor. Archaeology dergisinin baraj sonrası kazılara dair kapsamlı yazısı da sahadaki çalışmaları ve tartışmaları ayrıntılı biçimde aktarıyor.

