Göbeklitepe: 11.500 Yıllık Dikilitaşlar Tapınak mıydı, Yerleşim mi?

Göbeklitepe: 11.500 Yıllık Dikilitaşlar Tapınak mıydı, Yerleşim mi?
0

Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın kuzeydoğusundaki çıplak kireçtaşı sırtında yükselen ve yaklaşık 11.500 yıl önce dikilmiş dev taş yapılarıyla arkeolojinin pek çok ezberini bozan bir höyüktür. Burayı inşa edenler henüz çanak çömlek yapmıyor, evcil hayvan beslemiyor ve bildiğimiz anlamda tarla sürmüyordu. Buna rağmen beş buçuk metreyi bulan dikilitaşları taş ocağından çıkarıp yontmuş, üzerlerine tilkiler, yılanlar, akbabalar ve yaban domuzları işlemişlerdi.

Otuz yılı aşan kazılar tepeye uluslararası bir ün kazandırdı; ünle birlikte “dünyanın ilk tapınağı”, “tarihin sıfır noktası”, hatta “kayıp bir uygarlığın izi” gibi kestirme etiketler de geldi. Bu yazıda toprağın gerçekten ne gösterdiğini, tarihlerin nasıl elde edildiğini ve son on yılda hangi yorumların değiştiğini ayrı ayrı ele alıyoruz.

Göbeklitepe nerede ve neden bu kadar önemli?

Höyük, Şanlıurfa kent merkezinin kuş uçuşu yaklaşık 15 kilometre kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında, Germuş dağlarının en yüksek kesimlerinden birinde yer alıyor. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün (DAI) verdiği ölçülere göre tepe yaklaşık 300 metre çapında ve yer yer 15 metre yüksekliğinde. Güneyinde Harran Ovası uzanıyor.

Önemi tek bir buluntudan değil, zamanlamadan kaynaklanıyor. Yukarı Mezopotamya, insanların avcı-toplayıcılıktan çiftçiliğe geçtiği en erken bölgelerden biri. Göbeklitepe tam bu geçişin başında, Çanak Çömleksiz Neolitik dönemde kullanıldı. UNESCO, alanı 2018’de Dünya Mirası Listesi’ne alırken özellikle bu noktayı vurguladı: büyük ölçekli, planlı taş mimari, tarımın yerleşik hâle gelmesinden önce ya da onunla eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştı. Bu, “önce tarım, sonra anıt” şeklindeki eski sıralamayı en azından karmaşık hâle getiriyor.

Bir “mezarlık” nasıl Neolitik bir yerleşime dönüştü?

Tepe ilk kez 1963’te, İstanbul ve Chicago üniversitelerinin Halet Çambel ile Robert Braidwood yönetimindeki ortak yüzey araştırmasında kayda geçti. Ekipten Peter Benedict yamaçlardaki binlerce çakmaktaşının Neolitik olduğunu fark etti, ama toprağın üstünde görünen kireçtaşı blokları mezar taşı sandı. Tepede gerçekten de küçük, geç dönem mezarlıklar vardı. Alan otuz yıl kadar ilgi görmedi.

Değişim 1994’te geldi. Yakındaki Nevalı Çori kazısında T biçimli dikilitaşları tanıyan Klaus Schmidt, bölgedeki Neolitik alanları yeniden gezerken Göbeklitepe’ye uğradı ve “mezar taşlarının” aslında gömülü dev sütunların başlıkları olduğunu anladı. 1995’te Şanlıurfa Müzesi ile birlikte kazılar başladı. Schmidt 2014’teki ölümüne kadar çalışmaları yönetti; bugün kazı başkanlığını İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Necmi Karul yürütüyor, DAI ekibi de ortak çalışıyor.

Göbeklitepe ana kazı alanının havadan görünümü; dairesel yapılar ve aralarındaki dikdörtgen yapı kalıntıları
Ana kazı alanı yukarıdan: dairesel “özel yapılar” ve çevrelerindeki daha küçük dikdörtgen yapılar. Görsel: Alman Arkeoloji Enstitüsü, fotoğraf E. Kücük / Wikimedia Commons, CC BY 4.0

T biçimli dikilitaşlar neyi temsil ediyor?

Dikilitaşlar çevredeki kireçtaşı düzlüklerinden kesilip çıkarıldı; taş ocaklarında yarım bırakılmış parçalar hâlâ görülebiliyor. Dairesel ya da ovalimsi yapıların duvarlarına yerleştirilen sütunların ortasında, karşılıklı duran iki dev dikilitaş bulunuyor. En iyi korunmuş örnek olan D yapısında bu merkezî taşlar 5,5 metreye yaklaşıyor.

Bu taşların sıradan sütunlar olmadığı yakından bakınca anlaşılıyor. D yapısının merkezindeki dikilitaşların yan yüzlerinde aşağı doğru uzanan kollar, karnın önünde birleşen eller, kabartma bir kemer ve kemerden sarkan tilki postu görülüyor. T harfinin üst kısmı bir baş, gövde de bir insan bedeni gibi düşünülmüş; ama yüz yok. Araştırmacıların çoğu bu figürleri ataları ya da efsanevi varlıkları temsil eden soyut insan heykelleri olarak yorumluyor. Kimi temsil ettiklerini kesin olarak bilmiyoruz; yazıdan binlerce yıl önceki bir toplum için bu şaşırtıcı da değil.

Göbeklitepe D yapısında kabartma kol ve el ile tilki figürü taşıyan T biçimli dikilitaş
D yapısında yan yüzünde kabartma kol ve el bulunan dikilitaş; yanında sıçrar durumda bir tilki. Görsel: Dosseman / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

Hayvan kabartmaları da rastgele dağılmıyor. Kazı ekibine göre her yapıda farklı hayvanlar öne çıkıyor: birinde yılanlar, ötekinde tilkiler, bir başkasında yaban domuzları. Bu, farklı grupların kendi simgelerini kullandığı şeklinde yorumlanıyor. Kemik buluntuları ise sofraya en çok ceylan, yaban sığırı ve yaban eşeğinin geldiğini gösteriyor. Taştaki hayvanlarla yenen hayvanların pek örtüşmemesi, kabartmaların bir “av listesi” değil, bir inanç ya da anlatı dünyasının parçası olduğu fikrini destekliyor.

Göbeklitepe nasıl tarihlendi?

Tarihlerin temeli radyokarbon analizleri. Ancak burada bilinmesi gereken bir incelik var: Dikilitaşların kendisi tarihlenemez, çünkü taş organik değildir. Araştırmacılar bunun yerine yapıların içini dolduran topraktaki kömür ve kemik parçalarını, bir de duvar sıvalarının içine karışmış organik kalıntıları tarihlendiriyor. Dolgu sonradan yer değiştirmiş olabileceği için sonuçlar kesin bir an değil, bir zaman aralığı veriyor. Bu yüzden D yapısının sıvasından elde edilen tarihler özellikle değerli.

Bugün genel kabul gören çerçeveye göre höyükteki birikim yaklaşık 1.600 yıla yayılıyor. En eski büyük dairesel yapılar MÖ 10. binyılın ikinci yarısına, Çanak Çömleksiz Neolitik A dönemine (kabaca MÖ 9600–8700) ait. Daha geç evrede, Çanak Çömleksiz Neolitik B’de (MÖ 8700–8000 civarı) dikdörtgen planlı, daha küçük ve daha kısa dikilitaşlı yapılar çoğalıyor. UNESCO kaydı kullanım dönemini MÖ 9600–8200 olarak veriyor. Kaynaklar arasındaki birkaç yüz yıllık farklar, seçilen örneklerden ve kalibrasyondan kaynaklanıyor. Jeofizik taramalar ise henüz kazılmamış başka büyük yapılara işaret ediyor; bildiklerimiz höyüğün küçük bir bölümüne dayanıyor.

“Dünyanın ilk tapınağı” fikri neden sarsıldı?

Klaus Schmidt’in yorumu güçlü ve etkiliydi. Ona göre büyük yapılar tapınaktı; tepede kimse sürekli yaşamıyordu ve geniş bir bölgeden gelen avcı-toplayıcılar burada belli dönemlerde bir araya gelip tören yapıyor, ziyafet veriyor, dev taşları birlikte dikiyordu. Schmidt’e göre burada “önce tapınak, sonra kent” gelmişti. Popüler yayınlardaki “ilk tapınak” ifadesi büyük ölçüde bu modelden geliyor.

Eleştiriler erken başladı. Kanadalı arkeolog Edward Banning 2011’de Current Anthropology’de yayımlanan makalesinde Neolitik toplumlarda “kutsal yapı” ile “ev” arasına keskin bir çizgi çekmenin sorunlu olduğunu, Göbeklitepe’de yerleşim izlerinin de göz ardı edilmiş olabileceğini savundu. Sonraki yıllarda kazı ekibinin kendi bulguları da tabloyu değiştirdi. 2019’da PLOS ONE’da yayımlanan bir çalışma, yedi binden fazla öğütme taşını inceleyerek alanda büyük ölçekli tahıl işlendiğini gösterdi. Bitki kalıntıları arasında yabani siyez, yabani arpa, badem ve antep fıstığı da var. Kayaya oyulmuş çukur ve kanalların yağmur suyu toplamak için kullanılmış olabileceği de tartışılıyor.

DAI’nin güncel proje tanımı artık açıkça şunu söylüyor: Göbeklitepe güçlü bir ritüel boyutu olan bir yerleşim yeri olarak yorumlanmalı. Eylül 2026’da yayımlanan bir başka çalışma ise alandaki ilk iki sağlam gömüyü tanıttı. Çanak Çömleksiz Neolitik B dönemine ait gömüler yapıların taban seviyesinin altında bulundu. Araştırmacılara göre bu, Anadolu ve Levant’ta yaygın olan ölüyü ev tabanının altına gömme geleneğinin burada da uygulandığını ve alanın konut işlevini destekleyen yeni bir işaret.

Yapıların nasıl toprağa gömüldüğü de yeniden yorumlandı. Schmidt, kullanım dışı kalan yapıların bilinçli olarak doldurulduğunu düşünüyordu. Güncel çalışmalar ise dolgunun önemli kısmının üst kesimlerden kayan yamaç molozuyla oluştuğunu öne sürüyor; inşaat yükü, şiddetli yağışlar ve belki depremler bu kaymaları tetiklemiş olabilir. Dolgudaki dağınık insan kemiklerinin bir bölümü de yamaçtaki evlerin altındaki mezarlardan taşınmış olabilir. Bu, ritüel uygulamaları dışlamıyor: 2017’de yayımlanan bir çalışma, bazı kafataslarına derin oyuklar açıldığını ve bunun bir kafatası kültüne işaret edebileceğini göstermişti.

Tartışma, “tapınak mı, köy mü?” sorusunun fazla basit olduğunu ortaya koyuyor. Göbeklitepe’de hem insanların yaşadığı, yemek hazırladığı, ölülerini gömdüğü mekânlar hem de olağanüstü emek gerektiren, sembollerle donatılmış ortak yapılar bulunuyor. Bu ortak yapıların tam olarak ne için kullanıldığı ise hâlâ açık bir soru.

Akbaba Taşı, kuyruklu yıldız ve kayıp uygarlık iddiaları

D yapısındaki 43 numaralı dikilitaş, “Akbaba Taşı” adıyla tanınıyor. Üzerinde kanatlarını açmış bir akbaba, yanında daire biçiminde bir nesne, akrep, başka kuşlar ve en altta başsız bir insan figürü var. Kazı ekibi bu sahneyi genellikle ölüm ve ölüyle ilgili ritüellerle ilişkilendiriyor. Bazı araştırmacılar, bedenlerin açıkta bırakılıp leş yiyici kuşlara terk edildiği bir uygulamanın izini bu tür tasvirlerde görüyor; ama bu da bir yorum.

Göbeklitepe’deki Akbaba Taşı olarak bilinen 43 numaralı dikilitaşın kabartmaları
D yapısındaki 43 numaralı dikilitaş, yani “Akbaba Taşı”. Görsel: Sue Fleckney / Wikimedia Commons, CC BY-SA 2.0

2017’de Edinburgh Üniversitesi’nden iki mühendis, Martin Sweatman ve Dimitrios Tsikritsis, bu kabartmaların takımyıldızları gösterdiğini ve MÖ 10.950 civarında yaşanan bir kuyruklu yıldız çarpmasını kaydettiğini öne süren bir makale yayımladı. Kazı ekibi ise aynı dergide ve DAI’nin Tepe Telegrams blogunda ayrıntılı bir yanıt verdi. Başlıca itirazları şunlardı: Önerilen tarih, D yapısından elde edilen en eski radyokarbon tarihinden 700–1000 yıl daha eski; seçilen semboller bağlamından koparılmış ve aynı hayvanlar başka pek çok dikilitaşta da tekrarlanıyor. Sweatman yorumunu savunmayı sürdürüyor; ancak bu görüş arkeologlar arasında kabul görmüş değil.

Daha uç iddialar da var. Göbeklitepe’yi Tufan’dan önce yok olmuş ileri bir uygarlığa, Aden Bahçesi’ne ya da belirli dinî anlatılara bağlayan kitaplar ve videolar sıkça paylaşılıyor. Bunları destekleyen bir arkeolojik bulgu yok. Kazılarda çıkan aletler, yemek artıkları ve mimari, dönemin diğer Neolitik yerleşimleriyle aynı teknolojik dünyaya ait. Olağanüstü olan bilinmeyen bir teknoloji değil, taş aletlerle çalışan toplulukların örgütlenmesi ve hayal gücü. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kullandığı “tarihin sıfır noktası” ifadesi de bilimsel bir terim değil, bir tanıtım sloganı olarak okunmalı.

Taş Tepeler: Göbeklitepe yalnız değil

Uzun süre benzersiz sanılan Göbeklitepe’nin geniş bir kültür bölgesinin parçası olduğu artık biliniyor. 2021’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başlattığı Taş Tepeler projesiyle Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Çakmaktepe ve Mendik gibi aynı döneme ait alanlarda kazılar yoğunlaştı. Karahantepe’deki insan heykelleri ve Sayburç’taki kabartmalar bu ağın zenginliğini gösteriyor.

Göbeklitepe’nin kendisi de yeni sürprizler vermeye devam ediyor. 2023 kazı sezonunda D yapısında, merkezdeki iki dikilitaşın arasındaki eksenin kenarında, kireçtaşından gerçek boyutlu bir yaban domuzu heykeli bulundu. Bakanlığın duyurusuna göre heykelin üzerinde kırmızı, siyah ve beyaz pigment izleri korunmuştu. Bu, en azından bazı heykellerin boyalı olduğunu gösteren ilk somut kanıt. Bugün gri gördüğümüz taşlar bir zamanlar renkli olabilirdi.

Göbeklitepe’yi ziyaret etmeden önce

Ören yeri Şanlıurfa merkezden arabayla yarım saatlik bir mesafede. Girişteki ziyaretçi merkezinde kısa bir tanıtım bölümü var; kazı alanına buradan ulaşılıyor. Ana kazı alanı, 2010’ların sonunda kurulan geniş bir membran çatıyla korunuyor; ziyaretçiler yapıları bu çatının altındaki yükseltilmiş yürüme yollarından izliyor. Yazın tepe çok sıcak olduğundan sabah saatleri daha rahat. Ziyaret saatleri ve ücretler değişebildiği için gitmeden önce Bakanlığın resmî kaynaklarına bakmak gerekiyor.

Göbeklitepe kazı alanını örten koruma çatısı ve yürüme yolundaki ziyaretçiler
Kazı alanını örten koruma çatısı ve yükseltilmiş yürüme yolları. Görsel: Philrock / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi gezinin doğal devamı. Bölgedeki Neolitik alanlardan çıkan heykel ve kabartmaların yanında, Balıklıgöl yakınında bulunan ve Neolitik döneme tarihlenen “Urfa Adamı” heykeli de burada. Zamanı olanlar ovanın güneyindeki Harran’ı da rotaya ekleyebilir; Harran’ın ticaret yolları ve ay tanrısı Sin kültüyle ilişkisini Ur ve Hz. İbrahim geleneği üzerine yazımızda ele almıştık. Mezopotamya’da binlerce yıl sonra yükselen anıtsal yapıları merak edenler için Babil Kulesi yazımız da iyi bir karşılaştırma sunuyor.

Hâlâ cevap bekleyen sorular

Bunca kazıya rağmen en temel soruların bazıları hâlâ açık. Büyük yapıların üstü kapalı mıydı, yoksa açık avlular mıydı? Araştırmacılar arasında çatılı olduklarını düşünenlerin sayısı artıyor, ama bu konuda tam bir uzlaşma yok. Tepede aynı anda kaç kişi yaşıyordu? Bu dev emeği kim örgütledi; güçlü liderler mi, yoksa ortak kararla hareket eden topluluklar mı? Dikilitaşlardaki figürler kimdi?

Belki de en dürüst cevap, Göbeklitepe’nin tek bir etikete sığmadığıdır. Burası ne yalnızca bir tapınak ne de sıradan bir köy; avcı-toplayıcılıktan çiftçiliğe uzanan geçişin ortasında insanların birlikte yaşamayı, birlikte inşa etmeyi ve ortak semboller üretmeyi denediği bir yer gibi görünüyor. Kazılar sürdükçe bu tablonun yeniden çizilmesi de olası.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir