Çivi Yazısı Nedir, Nasıl Yazıldı ve Nasıl Çözüldü?

Çivi Yazısı Nedir, Nasıl Yazıldı ve Nasıl Çözüldü?
0

Çivi yazısı, ıslak kile ucu açılı kesilmiş bir kamışla bastırılan kama biçimli izlerden oluşan ve MÖ 4. binyılın sonunda Güney Mezopotamya’da ortaya çıkan yazı sistemidir. Bir dil değil, bir yazı biçimidir: aynı işaretlerle Sümerce de yazıldı, Akadca da, Hititçe de. Yaklaşık üç bin yıl boyunca Basra Körfezi’nden Anadolu içlerine kadar kullanıldı, sonra öylesine unutuldu ki on yedinci yüzyılda Persepolis’i gezen Avrupalılar bu izlerin yazı olup olmadığından bile emin değildi.

Batı dillerindeki cuneiform adı Latince “kama” anlamındaki cuneus kelimesinden geliyor. Terimi 1700’de İngiliz oryantalist Thomas Hyde kullandı; üstelik Hyde bu işaretlerin bir yazı olduğuna inanmıyordu. Türkçedeki ad da aynı görüntüye, çivi başını andıran üçgen uçlu çizgilere gönderme yapar.

Çivi yazısını kim buldu? Uruk’taki ilk tabletler

Bu sorunun tek bir isimle cevabı yok. Bilinen en eski örnekler, bugünkü Irak’ın güneyindeki Uruk kentinde, Eanna tapınak bölgesinden çıkan yaklaşık beş bin tablet ve parçadır. Uzmanlar en erken grubu “Uruk IV” evresine, kabaca MÖ 3350–3200 yıllarına yerleştiriyor. Tabletlerin çoğu yapıların dolgu toprağından çıktığı için bu tarihler kazı katmanından çok yazının kendi gelişim evrelerine bakılarak hesaplanıyor; yani kesin değil.

İlk metinler şiir ya da tarih anlatmıyordu. Arpa, bira, hayvan ve işçi tayınlarını sayan muhasebe kayıtlarıydı; yanlarında rakamlar ve kişi adları vardı. British Museum küratörleri bu yazının Uruk gibi kentlerde ekmek ve bira tayınlarını izlemek için geliştirildiğini söylüyor ve onu “bildiğimiz kadarıyla” dünyanın en eski yazısı diye tanımlıyor. Mucit olarak genellikle Sümerler anılır, çünkü okunabilen ilk metinlerin dili Sümercedir. Britannica ise ilk kesin izlerin onlara ait olmasının, yazıyı gerçekten onların icat ettiğini kanıtlamadığını hatırlatıyor.

Çivi yazısının erken evresine ait, bira dağıtımını resim benzeri işaretlerle kaydeden kil tablet
Bira dağıtımını kaydeden erken yazılı tablet, MÖ 3100–3000; büyük olasılıkla Güney Irak’tan. İşaretler henüz kama biçimini almamış. British Museum. Görsel: BabelStone / Wikimedia Commons, CC BY-SA 3.0

Kil jetonlar yazının atası mı?

Yazının doğuşuna dair en çok bilinen açıklama, arkeolog Denise Schmandt-Besserat’nın jeton kuramıdır. Buna göre Yakın Doğu’da binlerce yıldır mal saymak için kullanılan koni, küre ve disk biçimli küçük kil jetonlar, kil zarflara kapatılıp zarfın dışına bastırılmaya başlanınca iki boyutlu işaretlere dönüştü. Ders kitaplarına kadar giren bu kuram, akademide göründüğünden çok daha tartışmalı.

Asurolog Robert Englund, sade jetonların ilk tabletlerdeki sayı ve ölçü işaretlerinin öncüsü olduğu konusunda genel bir uzlaşma bulunduğunu yazar. “Karmaşık” jetonların doğrudan resim işaretlerine dönüştüğü iddiası ise sert eleştiri aldı; arkeolog Paul Zimansky 1993’te benzerliklerin istatistiksel bir temeli olmadığını söyleyip sonucu “yıkıcı” diye niteledi. Jetonların rakamlara katkısı geniş kabul görüyor, yazının geri kalanını onlardan türetmek ise hipotez olarak duruyor.

Çivi yazısı nasıl yazılır? Kamış kalem ve ıslak kil

Kâtibin aracı basit bir kamıştı ve yazı kile çizilmez, bastırılırdı. Kamışın köşesi hafif nemli kile batırılıp kaldırıldığında geride üçgen başlı, ince kuyruklu bir iz kalıyordu. Kamışı çevirerek yatay, dikey ve eğik kamalar elde ediliyor, her işaret bunların belirli bir dizilişinden oluşuyordu. British Museum küratörü Irving Finkel’in gösterdiği gibi, bir dondurma çubuğu ve biraz kil denemek için yetiyor.

Teknik, yazının görünüşünü de değiştirdi. Uruk tabletlerindeki eğri çizgiler zamanla kayboldu, resimler düz kamalardan oluşan soyut kümelere dönüştü. Başlangıçta yukarıdan aşağı sütunlar hâlinde dizilen işaretler bir noktada yan yatırıldı ve satırlar soldan sağa okunur oldu. Kelimeler arasında boşluk bırakılmazdı.

Tabletlerin çoğu güneşte kurutuldu, saklanması istenenlerin bir kısmı fırında pişirildi. Taş ve metal üzerine de yazıldı; Hattuşa’da 1986’da bulunan Hititçe bronz tablet bunun bilinen bir örneği. Önemli belgeler için kil zarf yapılırdı: tablet ince bir kil kılıfa sarılır, zarfın üstüne tarafların ve tanıkların mühürleri basılırdı. Zarfı kırmadan metne dokunmak mümkün olmadığından bu, sonradan yapılacak değişikliklere karşı bir güvenceydi.

Kültepe’den çivi yazılı borç tableti ve üzerinde mühür baskıları bulunan kil zarfı
Kültepe’den (antik Kaniş) bir borç senedi ve mühürlü kil zarfı. Bir çiftin yaklaşık 218 gram gümüş borcunu kaydeden Eski Asurca metin, MÖ 19. yüzyıl. İstanbul Arkeoloji Müzeleri. Görsel: Marie-Lan Nguyen / Wikimedia Commons, CC BY 4.0

Resimden heceye: işaretler nasıl ses kazandı?

İlk işaretlerin çoğu bir nesneyi ya da kavramı gösteriyordu, ama kişi adlarını ve dilbilgisi eklerini resimle yazmak mümkün değildi. Çözüm, resimli bulmacalardan tanıdığımız yöntem oldu: bir işaret, anlamından bağımsız olarak sesini taşımak için kullanıldı. Sümercede “el” anlamına gelen şu kelimesinin işareti, başka kelimelerin içindeki “şu” hecesini de yazmaya başladı. Sümerce kelimelerin çoğu tek heceli olduğundan bu yol kısa sürede bir hece yazısına açıldı.

Ortaya çıkan sistem, uzmanların logo-hecesel dediği karma bir yapıdır. Bazı işaretler bütün bir kelimeyi, bazıları bir heceyi karşılar; bir kısmı hiç okunmaz, yanındaki kelimenin bir tanrı, bir yer ya da ahşap bir eşya olduğunu bildirir. İşi zorlaştıran, aynı işaretin birden çok okunuşu olabilmesidir. Britannica’nın örneğinde “güneş” işareti bağlama göre ud, tam, par ya da hiş okunabiliyor. İşaret sayısı da döneme göre değişti: Encyclopaedia Iranica’ya göre başlangıçtaki iki bin kadar işaret sekiz yüz dolayına indi ve Babil kâtipleri 570 civarında işaretle çalıştı. British Museum ise 600 ile 1.000 arasında bir rakam veriyor; fark, hangi çağın ve hangi işaretlerin sayıldığından kaynaklanıyor.

Bir yazı, birçok dil

Bilinen hiçbir dille akrabalığı kanıtlanamamış olan Sümerce ilk yazılan dildi. MÖ 3. binyılın ortalarından itibaren Sami dili Akadca da aynı işaretlerle yazıldı; Akadlar Sümerce kelime işaretlerini korudu ama kendi dillerindeki karşılıklarıyla okudu. Akadcanın Babil ve Asur lehçeleri sonraki iki bin yılın başlıca yazı dili oldu. MÖ 2. binyılda Akadca saraylar arası yazışmanın ortak diliydi; Mısır’da Amarna’da bulunan diplomatik mektuplar da çivi yazısıyla Akadca yazılmıştır.

Elamlılar MÖ 23. yüzyıldan itibaren bu yazıyı benimsedi. Hurrice, Hititçe ve Luvice de onunla kayda geçti. Van Gölü çevresindeki Urartu’da önce Asurca yazıtlar dikildi, MÖ 9. yüzyılın sonlarında Kral İşpuini döneminden itibaren Urartuca metinler kayalara kazındı. Akdeniz kıyısındaki Ugarit’te ise kil ve kamış tekniği korunup otuz kadar işaretten oluşan alfabetik bir çivi yazısı kullanıldı. Ahameniş Persleri MÖ 6. yüzyılda Eski Farsça için neredeyse yepyeni bir sistem kurdu: Mezopotamya geleneğinden büyük ölçüde yalnızca kama görünümünü alan, 36 ses işaretli yarı alfabetik bir yazı. Darius’un Behistun yazıtındaki bir bölüm bu yazının onun döneminde oluşturulduğunu ima eder; bazı araştırmacılar hazırlığın Kiros zamanında başladığını düşünüyor.

Anadolu’nun kil arşivleri: Kültepe ve Boğazköy

Çivi yazısı Anadolu’ya ticaretle geldi. Yaklaşık dört bin yıl önce Dicle kıyısındaki Asur kentinden gelen tüccarlar, bugünkü Kayseri yakınlarındaki Kaniş (Neşa) kentinin eteğinde bir ticaret mahallesi, bir karum kurdu. UNESCO’ya sunulan adaylık dosyasına göre aileleriyle birlikte yaklaşık 900 tüccardan oluşan bu topluluk, mektuplarını, sözleşmelerini, borç senetlerini ve mahkeme kayıtlarını Eski Asurca tutuyordu.

Tabletler 1870’lerden itibaren “Kapadokya tabletleri” adıyla antika pazarlarında görülmeye başladı, ama kaynakları uzun süre bilinmedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göre karumun yeri 1925’te, Çek dilbilimci Bedřich Hrozný’nin kazısında belirlendi; 1948’de Tahsin Özgüç başkanlığında başlayan Türk kazıları ise arşivi sistemli biçimde açığa çıkardı. Yaklaşık 23.500 tabletlik bu arşiv Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgeleri arasında sayılıyor ve 2015’te UNESCO Dünya Belleği listesine alındı.

Hititlerin yazıyı Kültepe tüccarlarından devraldığını düşünmek kolay. Oysa hititolog Theo van den Hout gibi araştırmacılara göre Hitit kâtiplerinin işaret biçimleri Eski Asur yazısına değil, Kuzey Suriye’deki Eski Babil geleneğine, özellikle Alalah tabletlerine benziyor; yazı bir kopuşun ardından Suriye seferleriyle yeniden gelmiş olmalı. Ayrıntılar hâlâ tartışılıyor.

Hitit başkenti Hattuşa, yani bugünkü Boğazköy, Anadolu’nun en büyük çivi yazılı arşivini verdi. Türkiye’nin başvurusuyla 2001’de UNESCO Dünya Belleği listesine giren Boğazköy tabletleri, UNESCO kaydına göre 25 bine yakın tablet ve parçadan oluşuyor. Antlaşmalar, kraliyet yazışmaları, kanunlar, ritüel metinleri ve destanlar burada yan yana duruyor; Mısır ile Hititler arasındaki Kadeş Antlaşması’nın Akadca tableti de buradan çıktı.

Çivi yazısıyla Akadca yazılmış, Boğazköy’de bulunan Kadeş Antlaşması kil tableti
Kadeş Antlaşması’nın Boğazköy’de (Hattuşa) bulunan Akadca kil tabletinden bir bölüm, MÖ 13. yüzyıl. İstanbul Arkeoloji Müzeleri. Görsel: Osama Shukir Muhammed Amin / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

Arşivin asıl dili uzun süre anlaşılamadı; işaretler okunuyordu ama dil tanınmıyordu. Hrozný 1915’te, içinde Sümerce “ekmek” işareti geçen bir cümleden yola çıktı ve ezzateni ile watar kelimelerinde “yemek” ve “su” kelimelerinin Hint-Avrupa akrabalarını tanıdı. Cümle aşağı yukarı “şimdi ekmek yiyeceksiniz, su içeceksiniz” diyordu ve Hititçenin Hint-Avrupa dil ailesine ait olduğu böyle anlaşıldı.

Çivi yazısı ne zaman ve neden unutuldu?

Yazı bir anda bitmedi, yavaş yavaş daraldı. MÖ 7. yüzyıldan itibaren Mezopotamya’da konuşma dili giderek Aramice oldu ve çok daha az işaretle yazılan Aramice alfabe gündelik yazışmayı ele geçirdi. Asur ve Babil krallıkları yıkıldıktan sonra çivi yazısı tapınak çevrelerinde, özellikle astronomi ve dinî metinlerde yaşamayı sürdürdü; Babil ve Uruk kâtipleri Part döneminde bile gök gözlemlerini kile yazıyordu.

Popüler kaynaklarda son tarihli tablet için çoğu zaman MS 75 yılı verilir. Hermann Hunger ve Teije de Jong’un 2014’te yayımladığı çalışma ise Uruk’tan çıkan W22340a numaralı astronomik almanağın, içindeki gök hesaplarına göre MS 79/80 yılına ait olduğunu ileri sürdü; bu onu bugün bilinen en geç tarihlenebilir çivi yazılı metin yapıyor. Asurolog Markham Geller yazının MS 3. yüzyıla kadar dar bir çevrede okunmaya devam etmiş olabileceğini savundu, ama bu görüş tartışmalı ve o döneme ait tarihli bir tablet yok. Sonrası uzun bir sessizlik. İtalyan gezgin Pietro della Valle 1621’de Persepolis’te işaretleri gördüğünde onları okuyabilecek kimse kalmamıştı.

Çivi yazısı nasıl çözüldü?

Yeniden okuma, yarım yüzyıla yayılan bir yarışın ve tartışmanın ürünüydü. İlk sağlam malzemeyi Carsten Niebuhr’un 1778’de yayımladığı Persepolis kopyaları sağladı. 1802’de Göttingenli Georg Friedrich Grotefend, en sade görünen Eski Farsça metinlerde Sasani yazıtlarındaki “kral, krallar kralı, filancanın oğlu” kalıbını aradı. Bu yolla Persepolis yazıtlarında Darius, Kserkses ve Hystaspes adlarını belirledi, on kadar işaretin ses değerini yaklaşık olarak buldu. Çalışmasının tam metni ancak 1893’te basılabildi.

Ardından İran’da görevli İngiliz subayı Henry Creswicke Rawlinson sahneye çıktı. Rawlinson 1836–1837’de Kirmanşah yakınlarındaki Behistun (Bisutun) kayalığının Eski Farsça metnini kopyaladı, 1844’te yeniden tırmanıp çalışmasını tamamladı ve Babilce bölümü 1847’de kâğıt kalıba aldı. Darius’un MÖ 521’de tahta çıkışının ardından ovadan yaklaşık 60 metre yükseğe kazıttığı bu metin, Eski Farsça, Elamca ve Babilce olarak üç kez yazılmış.

Behistun kayalığında Darius kabartması ve çevresindeki üç dilli çivi yazısı metni
Darius’un Behistun (Bisutun) kabartması ve onu çevreleyen üç dilli yazıt, Kirmanşah, İran. Görsel: Hamidreza Sorouri / Persian Dutch Network / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

UNESCO, Behistun’un Asuroloji için değerini Mısırbilim için Rosetta Taşı’nınkine benzetiyor. Benzetme Eski Farsça için yerinde, Akadca için bir kayıt gerektiriyor: dilbilimci Kevin J. Cathcart, Babilce bölümün ancak 1851 sonunda yayımlandığını ve Akadcanın çözümünün kritik ilk evresinde belirleyici olmadığını vurguluyor. O evrede Persepolis yazıtları, Babil tuğlaları ve Asur saraylarından gelen metinler daha çok iş gördü.

Bu evrenin kilit ismi, İrlanda’nın kuzeyindeki Killyleagh’da papazlık yapan Edward Hincks’ti. Hincks 1846’da Mezopotamya çivi yazısındaki işaretlerin harf değil hece gösterdiğini ileri sürdü, ardından aynı işaretin birden fazla okunuşu olabileceğini gösterdi. Bu yazının Sami dili Akadca için değil, başka bir dil için icat edilmiş olması gerektiğini de o savundu; o dile 1869’da Jules Oppert’in önerisiyle Sümerce denecekti. Rawlinson uzun süre Hincks’e karşı çıktı ve şöhret çoğu zaman ona gitti. Cathcart ise Julius Wellhausen’in 1876’daki görüşüne katılarak Hincks’i Asur-Babil çivi yazısının asıl çözücüsü sayıyor.

1857’deki mühürlü zarf sınavı

1850’lerde şüpheciler hâlâ birbirinin çalışmasını okuyan birkaç bilginin hayalî bir sistemde uzlaşmış olabileceğini söylüyordu. Fotoğrafın öncülerinden William Henry Fox Talbot bir deney önerdi. Hürmüz Rassam’ın 1854’te Asur kentinde bulduğu, Asur kralı I. Tiglat-Pileser’e ait sekizgen kil prizmanın baskı kopyası bağımsız çevirmenlere verildi. Talbot, Rawlinson, Hincks ve Oppert çevirilerini mühürlü zarflarla Londra’daki Royal Asiatic Society’ye gönderdi.

Zarflar 20 Mayıs 1857’de bir jüri önünde açıldı. Çeviriler kelimesi kelimesine aynı değildi, ama özellikle Rawlinson ile Hincks’in metinleri arasında jüriyi ikna eden bir uyum vardı ve sınav çözümün gerçek olduğuna dair en güçlü kanıtlardan biri sayıldı. Hincks bundan birkaç yıl önce, Layard’ın Ninova’dan getirdiği tabletler arasında antik kâtiplerin hazırladığı bir hece listesini tanımıştı. İşaret değerlerini Mezopotamyalıların kendi açıklamalarıyla sınamak artık mümkündü.

Kaç tablet var, bugün kim okuyor?

Toplam sayıyı kimse kesin bilmiyor. Cuneiform Digital Library Initiative (CDLI), kamu ve özel koleksiyonlardaki çivi yazılı belgelerin 500 bini aştığını tahmin ediyor; Michael Streck’in 2010’daki sayımı da yaklaşık 500 bin metne ulaşmıştı. 2024’te yayımlanan bir değerlendirme ise bu rakamın düşük kaldığını, özel ve gizli koleksiyonlarla birlikte bir milyona yaklaşan kaba tahminler yapıldığını hatırlatıyor.

Bu tabletlerin önemli bir kısmı hâlâ yayımlanmayı bekliyor. 1998’de UCLA ve Berlin’deki Max Planck Bilim Tarihi Enstitüsü’nün öncülüğünde kurulan CDLI, tabletlerin fotoğraflarını, transliterasyonlarını ve çevirilerini çevrim içi bir katalogda topluyor; kayıt sayısı 400 bini geçti. Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde Enrique Jiménez’in yönettiği Electronic Babylonian Literature projesi de 2023’te “Fragmentarium” veritabanını açtı. Kırık parçaların hangi metne ait olduğunu bulmak için geliştirilen algoritma, üniversitenin açıklamasına göre o güne kadar yüzlerce yeni nüsha tanımlamıştı.

Yapay zekâ çeviriye de girdi. 2023’te PNAS Nexus dergisinde yayımlanan bir çalışmada Akadcadan İngilizceye çeviri yapan bir model denendi; sonuçlar özellikle kısa ve kalıplaşmış cümlelerde umut verici bulundu, ama yazarlar modelin uzman denetimiyle kullanılması gerektiğini açıkça yazdı. Kil tableti kendi başına okuyup çeviren bir makine yok, uzmanın işini hızlandıran araçlar var.

Çivi yazılı tabletleri yakından görmek için uzağa gitmek de gerekmiyor: Kültepe tabletlerinin bir bölümü Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ve Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde, Kadeş tableti İstanbul’da sergileniyor. Vitrine eğilince kamışın kilde bıraktığı her küçük üçgen hâlâ seçiliyor; yaklaşık dört bin yıl önce birinin bir gümüş borcunu tam o hareketle kayda geçirdiği belli.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir