Sümerler, MÖ 4. binyıldan MÖ 2. binyılın başlarına kadar bugünkü Irak’ın güneyinde, Dicle ile Fırat’ın denize yaklaştığı alçak ovada yaşamış bir halktır. Bilinen ilk büyük kentler bu topraklarda yükseldi, okunabilen en eski yazılı metinler onların dilinde kaleme alındı. Yine de “ilk” sıfatı Sümer söz konusu olduğunda çok cömert kullanılıyor. Hangi buluşun gerçekten onlara ait olduğu, hangisinin sonradan eklenmiş bir efsane olduğu sorusu, bu halkı anlamanın en ilginç yanı.
Sümerler kimdir ve nerede yaşadı?
“Sümer” adını onlara komşuları verdi. Akadca konuşan kuzeyliler bu bölgeye şumerum diyordu. Sümerler ise kendi ülkelerini ki-en-gi, dillerini eme-gi diye anıyordu. İkisini kabaca “soylu efendilerin ülkesi” ve “yerli dil” diye çevirmek mümkün, ama okumalar konusunda uzmanlar arasında küçük farklar var.
Ülkelerinin sınırları bugünkü Bağdat’ın güneyinden Basra Körfezi kıyısına kadar uzanıyordu. Burası yağmurun tarıma yetmediği, buna karşılık nehirlerin her bahar taşıp verimli bir mil bıraktığı bir yerdi. Kanal açmadan ekin yetiştirmek mümkün değildi. Bataklıklarda kamış, balık ve su kuşu bol, taş ve kereste ise neredeyse hiç yoktu. Sümer mimarisinin kerpiçten, Sümer yazısının kilden olması bu yüzden şaşırtıcı değil.
Sümerlerin bölgeye ne zaman ve nereden geldiği hâlâ tartışılıyor. Bir görüşe göre MÖ 6. ve 5. binyılda burada yaşayan Ubeyd kültürünün insanları ile sonraki Sümerler aynı toplumun devamıydı. Başka araştırmacılar ise kent ve ırmak adlarının bir kısmının Sümerceyle açıklanamamasından yola çıkarak bölgede daha eski bir dilin izlerini arıyor. Kesin bir göç kanıtı yok. Arkeolojik kayıtta ani bir kopuş da görülmüyor.
Eridu’dan Uruk’a: kentin icadı
Mezopotamya geleneği, krallığın gökten ilk olarak Eridu’ya indiğini anlatır. Arkeoloji bu efsaneyi doğrulamaz, yine de ona pek uzak düşmez. Eridu’da kazılan tapınak dizisi, küçük bir kerpiç odadan başlayıp yüzyıllar boyunca aynı yerde üst üste büyüyen on yedi-on sekiz yapı katmanı içerir. En alttakiler yaklaşık MÖ 5000 yılına tarihleniyor.
Asıl sıçrama MÖ 4. binyılda, Fırat’ın eski bir kolu üzerindeki Uruk’ta yaşandı. Komşu yerleşimler birkaç hektarlık köyler olarak kalırken Uruk, tapınak bölgeleri, atölyeleri ve yönetici sınıfıyla bambaşka bir ölçeğe ulaştı. MÖ 3. binyılın başında surlarla çevrili alanı 5-6 kilometrekareyi buluyordu. Nüfus için onlarca bin kişiden söz eden tahminler var. Bu rakamlar ev sayısı ve alan hesabından çıkarıldığı için kesin değil.

Uruk’un Eanna denen tapınak bölgesinde, MÖ 3300-3100 civarına tarihlenen binlerce kil tablet çıktı. Bu tabletler arpa, bira, koyun ve işçilere verilen paylar üzerine tutulmuş hesap kayıtlarıdır. Yazının nasıl geliştiğini ve işaretlerin zamanla nasıl ses değeri kazandığını çivi yazısı yazımızda ayrıntılı anlattık. Burada şu kadarını söylemek yeterli: Yazı, şiir ya da tarih için değil, kalabalık bir kentin ambarını yönetmek için doğdu.
Tapınak, saray ve kanal: kent devletleri
MÖ 3. binyılın ilk yarısında Sümer tek bir devlet değildi. Ur, Uruk, Lagaş, Umma, Kiş, Nippur ve Şuruppak gibi kentler kendi topraklarını, kanallarını ve koruyucu tanrılarını yöneten bağımsız siyasi birimlerdi. Yöneticiler kimi kentte ensi, kiminde lugal unvanı taşıyordu. İlki daha çok tanrı adına yöneten vali, ikincisi “büyük adam”, yani kral anlamına gelir.
Nippur bu tabloda ayrı bir yere sahipti. Tanrı Enlil’in kenti olduğu için siyasi bir başkent olmadan da bütün Sümer’in dinî merkezi sayılıyordu. Bir kralın meşruiyeti, Enlil tapınağının onayına bağlıydı.
Lagaş ile Umma’nın sınır kavgası
Kentler arasındaki ilişkinin ne kadar gergin olabildiğini en iyi Lagaş ile Umma gösterir. İki komşu, aradaki verimli bir tarla şeridi ve sulama kanalları yüzünden kuşaklar boyu savaştı. Lagaş kralı Eannatum’un MÖ 25. yüzyıla tarihlenen zafer steli, üzerindeki leş yiyen kuş sahnesi nedeniyle “Akbabalar Steli” diye anılıyor. Bugün Louvre’da duran bu taş, bilinen en eski savaş anıtlarından biri kabul ediliyor. Sonraki Lagaş kralları da sınırın tarihini kendi açılarından kil konilere yazdırdı. Elimizde tek tarafın anlatımı var. Umma’nın bakışını bilmiyoruz.
Sümerler neyi buldu, neyi bulmadı?
Bu soru internette sık soruluyor ve cevapları çoğu zaman uzun bir “ilkler” listesine dönüşüyor. Sümerolog Samuel Noah Kramer’in 1956 tarihli kitabının adı da bu havayı özetler: Tarih Sümer’de Başlar. Kitabı Türkçeye Muazzez İlmiye Çığ çevirmişti. Ancak listenin maddeleri aynı sağlamlıkta değil.
Yazı konusunda kanıt güçlü: Okunabilen ilk metinlerin dili Sümercedir. Mısır’da hiyeroglifler hemen hemen aynı dönemde ortaya çıktığı için “tek mucit” demek yine de ihtiyat istiyor. Altmışlık sayı sistemi ise gerçekten Mezopotamya’nın mirası. Bir saatin altmış dakikaya, bir dairenin 360 dereceye bölünmesi, bu sistemin Babil astronomları aracılığıyla bugüne ulaşan izidir.
Tekerleği Sümerlerin bulduğu iddiası daha tartışmalı. Çömlekçi çarkı Mezopotamya’da erkenden kullanılıyordu, ama tekerlekli araçlara dair en eski izler MÖ 4. binyılın ikinci yarısında Mezopotamya’dan Orta Avrupa’ya kadar geniş bir alanda neredeyse eş zamanlı beliriyor. Kimin önce bulduğunu bugünkü verilerle söylemek mümkün değil.
Hukukta da benzer bir düzeltme gerekiyor. Uzun süre ilk yasa derlemesi sanılan Hammurabi Kanunlarından yaklaşık üç yüzyıl önce, Ur kralı Ur-Nammu’ya ya da oğlu Şulgi’ye atfedilen Sümerce bir yasa metni yazılmıştı. Bilinen en eski yasa derlemesi budur. Edebiyatta ise Gılgamış Destanının kahramanı Sümerce şiirlerde doğdu, ünlü Akadca destan bu kısa hikâyelerden sonra şekillendi. Akad kralı Sargon’un kızı ve Ur’daki Ay tanrısının başrahibesi Enheduanna da adı bilinen ilk yazar olarak anılıyor. Bazı uzmanlar, ona atfedilen ilahilerin hepsini onun yazıp yazmadığını sorguluyor.
Ur’un mezarları ve Akad fethi
MÖ 26. yüzyılda Ur, Sümerlerin en zengin kentlerinden biriydi. Leonard Woolley’nin 1922-1934 arasındaki kazılarında ortaya çıkan mezarlıkta, yanlarında çok sayıda hizmetkârla gömülmüş seçkinler, altın başlıklar, lirler ve savaş ile barış sahneli Ur Standardı bulundu. Lirler, günümüze ulaşan en eski telli çalgılar arasında. Bu kazıları ve Ur ile Hz. İbrahim arasında kurulan bağın ne kadarının kanıta dayandığını Ur yazımızda ayrıca ele aldık.
Kent devletlerinin dönemi, kuzeyden gelen bir hükümdarla sona erdi. Orta kronolojiye göre MÖ 2334 civarında tahta çıkan Akadlı Sargon, Umma kralı Lugalzagesi’yi yenip Sümer kentlerini tek bir yönetim altında topladı. Pek çok tarihçi bu devleti Mezopotamya’nın ilk imparatorluğu olarak anar. Sümerce bundan sonra resmî yazışmalarda Akadcayla yan yana kullanıldı.

Ur III: son Sümer yüzyılı
Akad devleti çöktükten sonra, MÖ 2112 civarında Ur-Nammu’nun kurduğu III. Ur Hanedanı yaklaşık bir asır boyunca bölgenin büyük kısmını yönetti. Bugün Irak’ta kısmen onarılmış hâliyle ayakta duran Ur zigguratı bu dönemin eseri. Hanedanın bürokrasisi de olağanüstü ayrıntılıydı: hayvan teslimatlarını, işçi günlerini ve tahıl dağıtımını kaydeden on binlerce tablet ele geçti. MÖ 2004 civarında Elamlılar Ur’u yağmalayınca bu düzen dağıldı. Olay, Sümerce “Ur için Ağıt” şiirinde yas tutularak anlatıldı.
Sümerler bir anda tarihten silinmedi; dilleri daha sessiz bir şekilde sahneden çekildi. MÖ 2. binyılın ilk yüzyıllarında halk arasında Akadca konuşulur oldu. Sümerce ise Latincenin Orta Çağ Avrupası’ndaki yerine benzer biçimde tapınakta, okulda ve bilim metinlerinde, kimi araştırmacılara göre milattan önceki son yüzyıllara kadar yaşadı. Babilli kâtiplerin hazırladığı iki dilli sözlük listeleri, 19. yüzyılda bu dili yeniden okumayı mümkün kıldı.
Tufan anlatısı: gelenek ve kanıt
Sümer Kral Listesi, krallığı “tufandan önce” ve “tufandan sonra” diye ikiye ayırır. Sümerce bir şiirde tanrıların uyarısıyla bir gemi yapıp insan soyunu kurtaran kahramanın adı Ziusudra’dır. Bu anlatının Akadca destanlarla ve Tevrat’taki Nuh kıssasıyla benzerlikleri, Mezopotamya’nın sık sık taşan nehirlerinin hafızası olarak yorumlanıyor. Bu bir yorumdur. Woolley’nin Ur’da bulduğu kalın alüvyon tabakası yerel bir selin izi; başka kentlerdeki sel katmanları farklı dönemlere ait ve dünya çapında bir tufanın kanıtı değil. Dinî gelenek ile arkeolojik bulguyu ayrı tutarak bu konuyu Nuh’un Gemisi yazımızda inceledik.
“Sümerler Türk mü?” sorusu
Google’da en çok aranan sorulardan biri bu. Fikir, 1930’larda Türkiye’de ortaya atılan Güneş-Dil Teorisi döneminde yaygınlaştı ve zaman zaman yeniden gündeme geliyor. Benzer iddialar Macaristan’da Macarca için de dile getirildi.
Dilbilimcilerin büyük çoğunluğunun görüşü açık: Sümerce bilinen hiçbir dil ailesine bağlanamamış, yalnız kalmış bir dildir. Eklemeli olması, yani köklere ekler getirerek kelime türetmesi, Türkçeyle ortak bir özelliktir. Ancak bu yapı Fince, Japonca, Baskça ve Kiçuva gibi birbiriyle akraba olmayan pek çok dilde de görülür ve tek başına akrabalık kanıtı sayılmaz. Akrabalık için kelimelerde düzenli ses denklikleri ve ortak bir dilbilgisi çekirdeği gerekir. Sümerce için böyle bir eşleşme bulunamadı.
Zaman farkı da hesaba katılmalı. Sümercenin konuşulan dil olarak MÖ 2000-1700 arasında kaybolduğu düşünülüyor. Türkçenin bilinen en eski yazılı belgeleri olan Orhon yazıtları ise MS 8. yüzyıldan. Arada yaklaşık iki buçuk bin yıl ve bunu dolduracak hiçbir yazılı köprü yok. Bu yüzden “Sümerler Türk mü?” sorusunun bilimsel cevabı, eldeki kanıtlarla “hayır, böyle bir bağ gösterilemedi” olmak durumunda.
Unutulan bir halkın yeniden keşfi
19. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da kimse Sümerlerin varlığından haberdar değildi. Tevrat ve Yunan yazarları Babil’i ve Asur’u biliyordu, Sümer’i değil. Çivi yazılı metinlerde Akadcadan farklı bir dil fark edilince Fransız bilgin Jules Oppert, 1869’da bu halka “Sümer” adının verilmesini önerdi. Ernest de Sarzec’in 1877’de Girsu’da başlattığı kazılar Sümer heykelleriyle yazıtlarını ilk kez büyük ölçüde gün ışığına çıkardı, onu Pennsylvania Üniversitesi’nin Nippur kazıları izledi.
Bugün Uruk, Ur ve Eridu, Güney Irak bataklıklarıyla birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Sümerce edebî metinlerin İngilizce çevirilerine ise Oxford Üniversitesi’nin hazırladığı Sümer Edebiyatı Elektronik Metin Arşivi üzerinden ücretsiz ulaşmak mümkün. Ziusudra’nın hikâyesi de, Ur için yazılan ağıt da, bir öğretmenin tembel öğrencisini azarladığı okul metinleri de orada. Sümerleri en iyi tanıtan şey belki de bu metinler: İlk kentlerin insanları, toprakla, sınırla, vergiyle ve ölümle uğraşırken aynı zamanda gülmeyi, yas tutmayı ve kendi geçmişlerini anlatmayı da kile yazmışlar.

