Nuh’un Gemisi, Tevrat’ta ve Kur’an’da anlatılan büyük tufanın kurtuluş aracıdır; benzer bir gemi, kahramanı başka adlar taşıyan çok daha eski Mezopotamya metinlerinde de karşımıza çıkar. Geminin sular çekildikten sonra nereye oturduğu sorusunun ise tek bir cevabı yok. Tevrat “Ararat dağları” der, Kur’an “Cûdî” der, Süryani gelenek Dicle’nin yukarı vadisindeki Kardu dağlarını gösterir. Doğubayazıt yakınlarındaki gemi biçimli Durupınar tepesi de 1959’dan beri ayrı bir tartışmanın konusu.
Bu yazıda dinî anlatıları, antik yazarların aktardıklarını ve modern keşif iddialarını tek tek ele alıp hangisinin neye dayandığını ayırmaya çalışıyoruz. Baştan söyleyelim: Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların bulunduğunu doğrulayan, bilim çevrelerinde kabul görmüş bir arkeolojik kanıt yok. Sorunun kendi tarihi ise en az cevabı kadar ilginç.
Nuh’un Gemisi nereye oturdu? Üç geleneğin üç cevabı
Tevrat: Tek bir zirve değil, “Ararat dağları”
Tekvin kitabının 8. bölümünün 4. ayeti, geminin yedinci ayın on yedinci günü “Ararat dağları”nın üzerine oturduğunu söyler. İbranice ifade çoğuldur (harê Ararat); metin belirli bir tepeyi değil, bir dağlık ülkeyi işaret eder.
Ararat, Asur kayıtlarında Urartu diye geçen ülkenin İbranicedeki karşılığı. Encyclopaedia Britannica’ya göre bu krallık MÖ 9. ile 7. yüzyıllar arasında Aras ırmağı ile Dicle’nin yukarı havzası arasındaki yaylalarda hüküm sürdü. Merkezi Van Gölü kıyısındaki Tuşpa’ydı. Bugün Batı’da Ararat denince akla gelen Ağrı Dağı bu geniş bölgenin içinde kalıyor, ama Tekvin onu adıyla anmıyor.
Kur’an: Cûdî
Kur’an’daki anlatım coğrafi ayrıntıya girmez. Hûd suresinin 44. ayetinde sular çekildikten sonra geminin Cûdî’ye oturduğu bildirilir; Diyanet mealindeki ifadeyle “Gemi de Cûdî’ye oturdu.” Ayette “dağ” kelimesi bile geçmez.
Bu adın nereyi gösterdiği İslâm âlimleri arasında da tartışıldı. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin Cûdî Dağı maddesi, kaynaklarda bu adı taşıyan iki dağdan söz edildiğini aktarır: Biri Arap yarımadasında, diğeri Dicle kıyısındaki Cezire bölgesinde. Taberî ve Zemahşerî gibi müfessirlerin naklettiği rivayetler ikincisini, yani bugün Şırnak sınırları içinde kalan Cudi Dağı’nı gösterir. Alman oryantalist Theodor Nöldeke ise Cûdî’yi Arabistan’daki dağla eşleştirmişti; ansiklopedi bu görüşü kabul etmez.
Cudi Dağı, Cizre’nin yaklaşık 32 kilometre kuzeydoğusunda yükselir. Ansiklopediye göre en yüksek doruğu 2.114 metre ve doruklardan biri halk arasında “Nuh Peygamber ziyareti tepesi” diye anılıyor. Ağrı’nın buzullarıyla kıyaslanınca alçak, yer yer ormanlık ve çıkılması kolay bir dağ bu. İngiliz gezgin ve arkeolog Gertrude Bell 1909’da zirvede bir manastıra ait olduğu düşünülen harabeleri fotoğraflamıştı.

Süryani çeviriler ve Berossos: Kardu dağları
Geminin bu bölgeye indiği fikri Kur’an’la da başlamıyor. Tevrat’ın Aramice çevirilerinden Onkelos Targumu, Tekvin 8:4’teki “Ararat dağları” ifadesini “Kardu dağları” (ṭûrê Qardû) diye karşılar; Süryani Hristiyanların Peşitta çevirisinde de aynı ad geçer. Kardu, Yunan ve Romalı yazarların Gordyene ya da Korduene dediği, Van Gölü’nün güneyinden Cizre çevresine uzanan dağlık bölgedir. Yani bazı çevirmenler, Kur’an’dan yüzyıllar önce, Nuh’un Gemisi’ni bugünkü Cudi Dağı’nın da bulunduğu bu bölgede arıyordu.
Daha eski bir tanık da var. MÖ 3. yüzyılın başlarında Babil tarihini Yunanca yazan rahip Berossos, Mezopotamya’nın tufan kahramanını Ksisuthros adıyla anlatmıştı. Eseri kayıp, ama Josephus Yahudi Eski Eserleri’nde (I.3.6) ondan bir parça aktarır: Geminin bir kısmı Ermenistan’da, Kordyaioi dağında hâlâ durmaktadır ve insanlar ondan kopardıkları zift parçalarını muska olarak taşır. Bunlar bir buluntunun değil, o çağda dolaşan inanışların kaydı. Yine de geminin yerinin antik çağda bile tek bir dağa bağlanmadığını gösteriyor.
Ağrı Dağı ne zaman “Ararat” oldu?
Ağrı Dağı’nın Batı dillerindeki adı bugün doğrudan Ararat, ama bu eşleşme sanıldığı kadar eski değil. Encyclopaedia Iranica’nın Ararat maddesine göre erken Ermeni geleneği 10. yüzyıla kadar, İslâm geleneği de Kur’an’a dayanarak geminin karaya çıktığı yeri Cûdî’de görüyordu. Ermeniler bu volkanik kütleye Masis diyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi de geminin Masis’e oturduğunu anlatan metinlerin Ermeni edebiyatında 11. ve 12. yüzyıllarda belirdiğini kaydeder.
Iranica, eşleşmenin Avrupalılar arasında yerleşmesini basit bir akıl yürütmeye bağlıyor: Bölgenin en yüksek dağı, Nuh’un Gemisi’nin oturduğu dağ olmalıydı. Kutsal metinlerde adı geçen bir dağı bugünkü haritada bulmaya çalışmanın benzer güçlüklerini Sina Dağı yazımızda da tartışmıştık.
Türkiye’nin en yüksek noktası olan Ağrı’nın büyük zirvesi yaklaşık 5.137 metre (Britannica 5.165 metre verir) ve doruk yıl boyu karla örtülü. Ermeni geleneğine göre Aziz Hagop gemiyi görmek için zirveye defalarca çıkmaya çalışmış, başaramamıştı. Zirveye bilinen ilk tırmanışı ise 1829’da Friedrich Parrot yaptı.

Mezopotamya tufan anlatılarında dağ nerede?
Geminin oturduğu dağ sorusu Tevrat’tan da eski. Sümerce bir tufan metninde kahramanın adı Ziusudra; en eski kopyaları MÖ 17. yüzyıldan kalan Akadca Atrahasis Destanı’nda Atrahasis; Gılgamış Destanı’nın XI. tabletinde ise Utnapiştim. British Museum’daki K.3375 numaralı tablet bu son anlatının en ünlü kopyası. Müzenin kayıtlarına göre MÖ 7. yüzyıla ait bir Yeni Asur kopyası ve Ninova’daki Kuyuncuk höyüğünde Hürmüz Rassam’ın kazılarında ele geçti.
Bu metinlerde gemi Ağrı’ya oturmaz. Gılgamış’taki dağın adı eskiden Nisir diye okunuyordu; bugün kabul gören okuma Nimuş ve Asur yıllıklarında Dicle’nin doğusunda, Zagros’ta bir yer olarak geçiyor. Ziusudra metninin günümüze kalan kısmında ise geminin bir dağa oturduğu sahne yok. Berossos’un kalıntıları Kordyaioi dağlarında göstermesi, Babil geleneğinin Helenistik dönemde gemiyi kuzeydeki dağlara bağladığını düşündürüyor. Tufan tabletinin hikâyesini ve Nuh kıssasıyla benzerliklerini Gılgamış Destanı yazımızda ayrıntılı anlattık.

Durupınar formasyonu: Doğubayazıt’taki Nuh’un Gemisi iddiası
1959’daki hava fotoğrafı
Modern çağın en bilinen Nuh’un Gemisi iddiası, Ağrı Dağı zirvesinin yaklaşık 29 kilometre güneyinde, Doğubayazıt’a bağlı Telçeker ve Üzengili köyleri arasındaki bir yamaçla ilgili. Harita Yüzbaşı İlhan Durupınar, 1959’da hava fotoğraflarını incelerken çevresinden belirgin biçimde ayrılan, gemi gövdesini andıran uzun bir yapı fark etti. Tarih kaynaklarda farklı geçiyor: DHA 11 Eylül 1959 derken bazı yabancı kaynaklar ekim ayını veriyor.
Fotoğraf Eylül 1960’ta Amerikan Life dergisinde yayımlanınca ilgi büyüdü. Aynı ay Durupınar’ın da katıldığı, fotogrametri uzmanı Arthur Brandenberger’in bulunduğu bir ekip alanda iki gün kazı yaptı ve patlayıcı kullandı; toprak ve taştan başka bir şey çıkmadı. Ekip oluşumun doğal olduğunu açıkladı. Yaklaşık 164 metrelik boyun Tekvin’deki 300 arşınlık gemi uzunluğuna kabaca yakın olması ise iddiayı savunanların en sevdiği argüman olarak kaldı.
Ron Wyatt ve “çapa taşları”
Alan 1977’de Amerikalı amatör araştırmacı Ron Wyatt sayesinde yeniden gündeme geldi. Wyatt oluşumda taşlaşmış ahşap ve metal bağlantı parçaları bulduğunu, yakındaki Kazan (eski adıyla Arzap) köyündeki delikli büyük taşların da geminin çapa taşları olduğunu öne sürdü. 1985’te ona katılan gemi kurtarma uzmanı David Fasold, ölçümlerinde düzenli bir iç yapı gördüğünü söyledi. Yöntemler kendi çevrelerinden bile eleştiri aldı; yaratılışçı jeolog Andrew Snelling, ekibin kullandığı “frekans üreteci”nin bilimsel bir dayanağı olmadığını yazdı. Fasold ise 1994’te Avustralyalı jeolog Ian Plimer’le alanı yeniden gezdikten sonra oluşumun bir gemi olmadığı sonucuna vardı.
Jeologlar ne diyor?
Collins ve Fasold’un 1996’da Journal of Geoscience Education’da çıkan makalesine göre gemi biçimi, iki ucu da dalan bir senklinalin, yani çanak gibi kıvrılmış kaya katmanlarının aşınmasıyla oluşmuş. Metal bağlantı sanılan parçalar ayrışmış volkanik minerallerden geliyor; duvar gibi görünen çizgiler eğik katmanlarda yoğunlaşmış limonit ve manyetitten ibaret. “Taşlaşmış ağaç kabuğu” denilen malzeme başkalaşıma uğramış bir kayaç. Arzap’taki taşlar da Mezopotamya’dan getirilmemiş, yöreye özgü andezitten yontulmuş.
Türk yerbilimcilerin çalışmaları da benzer bir tablo çiziyor. Murat Avcı’nın 2007’de Bulletin of Engineering Geology and the Environment dergisinde yayımlanan çalışması, yamacın üst kesiminden kopan sert bir kireçtaşı bloğunun Telçeker toprak akmasıyla aşağı sürüklendiğini ve çamurun aşındırmasıyla gemiye benzer bir biçim aldığını savunuyor. Jeoloji mühendisi Eşref Atabey de 2025 tarihli bir çalışmasında yapıyı heyelan etkisiyle oluşmuş doğal bir yapı olarak tanımlıyor. DHA’nın 2023 haberine göre toprak kayması oluşumda büyük yarıklar açmış durumda.

İTÜ ve AİÇÜ’nün toprak örnekleri ne gösterdi?
2022’nin sonlarında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi (AİÇÜ) arasındaki işbirliği kapsamında jeoloji, jeofizik ve jeoarkeoloji alanlarından akademisyenler alandan toprak ve kaya örnekleri aldı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre amaç, Nuh’un Gemisi’ne ait olduğuna inanılan yapının içinde organik madde olup olmadığını ve çevresindeki jeolojiden ayrışıp ayrışmadığını anlamaktı.
Ekim 2023’te DHA ilk sonuçları duyurdu. AİÇÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Faruk Kaya’nın açıklamasına göre 30’a yakın örnekte killi ve deniz kökenli malzemeler belirlendi, örnekler 3.500 ile 5.000 yıl öncesine tarihlendi ve bölgede Kalkolitik çağdan (MÖ 5500–3000) beri insan faaliyeti olduğu düşünülüyor. Kaya, çalışmanın ABD’deki Andrews Üniversitesi’nin de katılacağı üçlü bir ortaklıkla sürmesi için mutabakata varıldığını söyledi.
Haber bazı gazetelerde “kalıntılar 5 bin yıllık” diye verildi. Kaya’nın aynı açıklamadaki şu cümlesi ise başlıklara pek yansımadı: “Tarihlendirmeyle birlikte geminin burada olduğunu söylemek mümkün değil.” Hangi örneğin hangi yöntemle tarihlendiği haberlerde yer almadı. Ulaşabildiğimiz kadarıyla sonuçlar, basın açıklamaları ve sempozyum bildirileri dışında hakemli bir dergi makalesi olarak yayımlanmış değil.
Bir hatırlatma da gerekiyor. Collins’in ve Avcı’nın çalışmalarında görüldüğü gibi bu yamaçlardaki kayaçların bir kısmı zaten deniz kökenli kireçtaşları. Bu yüzden deniz kökenli malzeme tek başına bir tufanın izi sayılamaz; yakın çevrede binlerce yıllık insan izi bulunması da Nuh’un Gemisi hakkında bir şey söylemez. Bu bizim değerlendirmemiz. ABD merkezli Noah’s Ark Scans grubunun son yıllarda açıkladığı yer radarı ve toprak analizi sonuçları için de durum aynı: İddialar hakemli yayına dönüşmüş değil.
Ağrı Dağı’ndaki aramalar: Navarra’dan casus uydularına
Fernand Navarra’nın ahşap parçası
Durupınar’dan önce gözler zirvedeki buzullardaydı. En çok ses getiren buluntu Fransız kâşif Fernand Navarra’nınki. Navarra 1955’te yaklaşık 4.200 metrede buzun içinden elle yontulmuş olduğunu söylediği bir ahşap parça çıkardı; 1969’da Amerikan SEARCH Vakfı’nın seferinde yeni parçalar bulundu. Linyitleşme derecesi ve yoğunluk gibi ölçütlere dayanan bazı tahminler 5.000 yıl civarında bir yaş önerdi, ancak bu yöntemler öznel ve güvenilmez kabul ediliyor.
Farklı laboratuvarlardaki radyokarbon ölçümleri ise ahşabı büyük ölçüde MS 7. ve 8. yüzyıllara yerleştirdi. Kaliforniya Üniversitesi laboratuvarlarında ölçüm yapan R. E. Taylor ile Rainer Berger’in 1980’de Antiquity dergisinde yayımladığı sonuçlar da yaklaşık 1.200 yıllık bir yaşa işaret ediyor. Ahşabın dağa nereden ve ne zaman geldiği bilinmiyor; Navarra’nın buluntu yerlerini anlatışındaki tutarsızlıklar da ayrıca eleştirildi.
2010’daki Hong Kong açıklaması
25 Nisan 2010’da Hong Kong merkezli Noah’s Ark Ministries International, Türk ortaklarıyla düzenlediği basın toplantısında Ağrı Dağı’nda, 3.600 metrenin üzerinde buzla kaplı bir mağarada ahşap bölmeli bir yapı bulduklarını açıkladı. Ekip bulduğu şeyin Nuh’un Gemisi olduğundan “yüzde 99” emin olduğunu ve bir ahşap örneğinin İran’daki bir ölçümde 4.800 yıllık çıktığını söyledi. Yerin konumu açıklanmadı.
İtiraz ekibin eski bir üyesinden geldi. 2008’de ekipte arkeolog olarak yer alan Evanjelik akademisyen Randall Price, basına sızan ve kendisine ait olduğunu doğruladığı bir e-postada, yerel bir grubun Karadeniz bölgesindeki eski bir yapıdan sökülen kalasları dağa taşıyıp mağaraya yerleştirdiğini öne sürdü. Dağa on üç sefer düzenlemiş yaratılışçı John Morris de Christian Science Monitor’a elde iyi bir kanıt olmadığını söyledi. İddia hiçbir zaman bağımsız bir incelemeyle doğrulanmadı.
CIA belgeleri ve “Ararat anomalisi”
Soğuk Savaş yıllarında Sovyet sınırına bakan Ağrı Dağı, ABD’nin keşif uçaklarının ve uydularının sık görüntülediği bir yerdi. 1949’da ABD Hava Kuvvetleri’nin çektiği görüntülerde, zirvenin batısındaki buz alanında, yaklaşık 4.700 metrede, bazı meraklıların gemi olabileceğini düşündüğü karla örtülü bir çıkıntı seçiliyor. “Ararat anomalisi” diye anılan bu görüntülerin bir kısmı 1995’te bilgi edinme başvurusu üzerine Richmond Üniversitesi’nden Porcher Taylor’a verildi ve Nuh’un Gemisi tartışmasını yeniden alevlendirdi.
CIA’nın gizliliğini kaldırdığı iç yazışmalar başka bir tablo çiziyor. Ajansın görüntü analiz merkezi Mayıs 1974’te, 1957 tarihli U-2 fotoğraflarında ve elindeki uydu görüntülerinde geminin izine rastlanmadığını bildirmişti. 1992’de CIA direktörü Robert Gates’in talimatıyla Kasım 1990–Ocak 1992 arasında çekilmiş görüntüler tarandı; sonuç “kesin bir şey yok” oldu, yalnızca kar ve buzun arasından görünen iki kaya oluşumu saptandı. Şubat 1994 tarihli bir notta ajansın gemiyi arayan etkin bir projesi olmadığı, başka bir yazışmada da “Ararat anomalisi” üzerine yapılmış bir çalışmadan haberdar olunmadığı yazıyor.
Görüntülerin uzun süre yayımlanmaması bir şeylerin saklandığı izlenimini güçlendirdi; oysa belgelere göre talepler gizlilik gerekçesiyle reddedilmişti ve ajans Nuh’un Gemisi’ni hiçbir zaman kesin olarak tanımlayamamıştı.
Bilim küresel bir tufan hakkında ne diyor?
Nuh’un Gemisi aramalarının arkasında çoğu zaman bütün yeryüzünü kaplayan tek bir tufan varsayımı yatıyor. Jeoloji bu varsayımı desteklemiyor. Grönland ve Antarktika buz çekirdeklerinde on binlerce yıl boyunca kesintisiz biriken yıllık katmanlar, dünyanın dört bir yanındaki tortul diziler ve aynı binyıllarda yaşamını sürdüren uygarlıkların kalıntıları, gezegeni bütünüyle sular altında bırakan bir olayın izini taşımıyor. Araştırmacılar tufan anlatılarını daha çok büyük ama bölgesel felaketlerin hafızası olarak yorumluyor.
Mezopotamya’daki sel tabakaları
Bu yorumun en bilinen dayanağı, Leonard Woolley’in 1929’da Ur’da bulduğu, hiçbir insan izi taşımayan kalın çamur tabakası. Woolley onu Tufan’ın kanıtı saydı; sonraki değerlendirmeler tabakanın MÖ 4. binyıla ait ve yerel olduğunu gösterdi. Kiş ve Şuruppak’taki taşkın katmanları ise MÖ 3000 dolaylarına tarihleniyor. Woolley’in kazılarını Ur yazımızda ele almıştık.
Farklı kentlerde farklı tarihlere düşen bu tabakalar, Güney Mezopotamya’nın sık sık sular altında kalan bir ova olduğunu hatırlatıyor; Sümerolog Samuel Noah Kramer, 1954’te Dicle’nin taşarak Bağdat’ı tehdit ettiğini örnek gösterir. Geleneğin yıkıcı ama yerel bir selden doğduğu görüşü bir yorum olarak kalıyor, çünkü hiçbir sel tabakası tek başına belirli bir anlatıyla eşleştirilemiyor.
Karadeniz tufanı hipotezi
1997’de Columbia Üniversitesi’nden deniz yerbilimcileri William Ryan ve Walter Pitman, aralarında Türk araştırmacıların da bulunduğu bir ekiple, Karadeniz’in bir zamanlar bugünkünden çok daha alçak bir tatlı su gölü olduğunu ve yaklaşık 7.500 yıl önce Akdeniz sularının İstanbul Boğazı’ndan büyük bir hızla içeri dolduğunu öne sürdü. Bir yıl sonra yayımladıkları kitapta bu felaketin Nuh tufanı anlatısının kökeninde olabileceğini de ileri sürdüler.
Hipotez kısa sürede popüler oldu, ama yerbilimciler arasında tartışmalı kaldı. Ali Aksu ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doğan Yaşar’ın da aralarında bulunduğu ekip 2002’de GSA Today’de, Marmara Denizi tortullarının son 10–11 bin yılda Karadeniz’den dışarı süregelen bir akışa işaret ettiğini, bunun da ani bir doluşla bağdaşmadığını savundu. Valentina Yanko-Hombach ve arkadaşlarının 2007’deki değerlendirmesi de eldeki verilerin felaket ölçeğinde bir taşkını desteklemediği sonucuna vardı. Böyle bir taşkın yaşandıysa bile, binlerce yıl sonra yazıya geçen bir anlatıyla doğrudan bağı kanıtlanabilir değil.
Nuh’un Gemisi bulundu mu?
Kısa cevap hayır. Durupınar’daki oluşumu inceleyen jeologlar onu doğal bir yapı olarak değerlendiriyor. Ağrı Dağı’ndan getirilen ahşaplar ya ortaçağdan çıktı ya da bağımsız biçimde incelenemedi. Casus uydularının görüntülerinde de bir gemi seçilemedi. Nuh’un Gemisi’nin bulunduğunu doğrulayan, bilim çevrelerince kabul görmüş bir arkeolojik kanıt bulunmuyor.
Bu, kıssanın inananlar için taşıdığı anlamı değiştirmiyor. Pek çok Müslüman, Hristiyan ve Yahudi için Nuh’un hikâyesi vahye dayanan bir anlatı ve bu inanç bir kazı buluntusuna bağlı değil. Arkeolog Jodi Magness’ın National Geographic’e söylediği gibi, bir gemi kalıntısı bulunsa bile onu belirli bir kişiye ve olaya bağlamanın tek yolu çağdaş ve sahici bir yazıt olurdu.
Belki de asıl ilginç olan, Nuh’un Gemisi’nin nerede olduğundan çok insanların onu nerede aradığı. Babilli bir rahip onu Kordyaioi dağlarında, Aramice ve Süryanice çevirmenler Kardu’da, Müslüman müfessirler Cudi’de, ortaçağdan itibaren Avrupalı yolcular Ağrı’nın buzullarında gördü. Yirminci yüzyılın arayıcıları da bir hava fotoğrafına baktı. Geminin coğrafyası, bu anlatıyı kuşaktan kuşağa taşıyan toplulukların tarihini de anlatıyor.

