Gılgamış Destanı: Ölümsüzlüğü Arayan Kralın 4.000 Yıllık Hikâyesi

Gılgamış Destanı: Ölümsüzlüğü Arayan Kralın 4.000 Yıllık Hikâyesi
Gılgamış Destanı’nın tufan bölümünü taşıyan XI. tablet; Ninova’dan, MÖ 7. yüzyıl, British Museum. Görsel: Osama Shukir Muhammed Amin / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0
0

Gılgamış Destanı, Mezopotamya’daki Uruk kentini yönettiği anlatılan bir kralın dostluk, yas ve ölümle hesaplaşmasını konu alan, bugüne ulaşmış en eski uzun edebî eserlerden biridir. Kil tabletlere çivi yazısıyla geçirilen bu hikâye bin yılı aşkın bir süre kopyalandı, yeniden düzenlendi ve Mezopotamya’nın çok dışına, Anadolu’dan Kenan topraklarına kadar yayıldı.

Çoğu okur destanla içindeki tufan anlatısı sayesinde tanışır: Bir tanrının uyarısıyla gemi yapan, ailesini ve hayvanları kurtaran, sonra kuşlar salıp karanın belirmesini bekleyen bir adam. Bu bölüm 1872’de Londra’da duyurulduğunda büyük yankı uyandırmıştı ve hâlâ en çok tartışılan kısım. Aşağıda destanın nasıl oluştuğunu, ne anlattığını, nasıl bulunduğunu ve tufan anlatısının neyi gösterip neyi göstermediğini ele alıyoruz.

Gılgamış gerçekten yaşamış bir kral mıydı?

Sümer Kral Listesi, Gılgamış’ı Uruk’un birinci hanedanından bir hükümdar olarak sayar ve ona 126 yıllık bir saltanat yakıştırır. Listenin erken bölümlerindeki süreler gerçekçi değildir; tufandan önceki krallara on binlerce yıl veren bir belgeden kesin tarih çıkarmak mümkün olmaz.

Gılgamış’ın kendi döneminden kalma, adını taşıyan bir yazıt da şimdiye kadar bulunmadı. Yine de tarihçilerin çoğu onu tamamen hayal ürünü saymıyor. Sümerce bir şiirde rakibi olarak karşımıza çıkan Kiş kralı Aga’nın babası Enmebaragesi, Erken Hanedanlık dönemine ait yazıtlarla belgelenmiş gerçek bir hükümdardır. Bu bağlantı, Gılgamış’ın kabaca MÖ 2800–2500 arasında, sık verilen tahminle MÖ 2700 dolaylarında yaşamış bir kral olabileceği fikrini güçlendiriyor. Ama bir kanıt değil.

MÖ 21. yüzyılda Ur’un III. Hanedanı’nın kralları, özellikle Şulgi, kendilerini Gılgamış’ın kardeşi olarak tanıttı. Efsanevi bir kahramanla akrabalık kurmak, yeni bir hanedana meşruiyet kazandırmanın bilinen yollarından biriydi. Gılgamış’la ilgili Sümerce şiirlerin bu saray çevresinde biçimlendiği düşünülüyor. Bu doğruysa, kahramanın yazıya geçirilmiş hikâyeleri yaklaşık 4.000 yıl öncesine uzanıyor.

Tek bir kitap değil, katman katman bir metin

Bugün Gılgamış Destanı denince çoğunlukla on iki tabletlik Babil sürümü kastedilir. Oysa bu metin bir anda ortaya çıkmadı. Elimizdeki en eski Gılgamış hikâyeleri, birbirinden bağımsız beş Sümerce şiirdir: Gılgamış ve Huvava, Gılgamış ve Gök Boğası, Gılgamış ve Kişli Aga, Gılgamış, Enkidu ve Yeraltı Dünyası ile Gılgamış’ın Ölümü. Bunların bilinen kopyaları büyük ölçüde MÖ 2. binyılın ilk yarısından kalma.

Bu ayrı hikâyeleri tek bir olay örgüsünde birleştiren ilk Akkadca destan, Eski Babil döneminde, MÖ 18. yüzyıl dolaylarında ortaya çıktı. Mezopotamyalı yazıcılar eserleri ilk dizeleriyle adlandırırdı; bu sürümün adı “Bütün krallardan üstün” anlamına geliyordu. Ondan ne yazık ki yalnızca dağınık parçalar kaldı.

Gılgamış Destanı’nın en çok okunan biçimi ise “Derinliği gören” diye başlayan Standart Babil sürümü. Mezopotamya geleneği bu düzenlemeyi Sin-leqi-unninni adlı bir bilgine bağlar. Asurolog Andrew George gibi uzmanlar onu metni sıfırdan yazan biri olarak değil, MÖ 2. binyılın sonlarına doğru eski malzemeyi derleyip yeniden işleyen bir editör olarak görüyor. On ikinci tablet ayrı bir durum: Sümerce yeraltı şiirinin yarısının Akkadcaya neredeyse kelimesi kelimesine çevrilmiş hâlidir ve hikâyenin akışına sonradan eklendiği açıkça seziliyor.

Hattuşa’dan Megiddo’ya uzanan bir yayılım

Gılgamış Destanı Mezopotamya’da kalmadı. Hitit başkenti Hattuşa’da, bugünkü Çorum’un Boğazkale ilçesinde, hikâyenin Akkadca parçalarının yanı sıra Hititçe ve Hurrice uyarlamaları da bulundu. Hikâye, Tunç Çağı’nda Anadolu’daki saray yazıcılarının elinden de geçti ve yerel dillere aktarıldı.

Hattuşa’da bulunan ve Gılgamış Destanı’ndan bölümler taşıyan MÖ 13. yüzyıla ait kil tablet
Hattuşa’dan çıkan, MÖ 13. yüzyıla tarihlenen bu Gılgamış Destanı tabletinde kahramanın Sedir Ormanı yolunda gördüğü bir rüya ve Gök Boğası bölümü yer alıyor (VAT 12890, Berlin). Görsel: Osama Shukir Muhammed Amin / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

Suriye’deki Emar ve Ugarit kazıları da destandan parçalar verdi. Kenan topraklarından gelen en ilginç buluntu ise Megiddo’dan: Geç Tunç Çağı’na ait küçük bir tablet parçası, Enkidu’nun rüyalarına ve ölümüne ilişkin bölümü içeriyor. 2009’da yayımlanan kil analizleri bu parçanın Mezopotamya’da değil, Güney Levant’ta yapıldığına işaret etti. Metin, yerel yazıcılar tarafından da kopyalanıyordu. Megiddo’nun üst üste binmiş katmanlarını Megiddo yazımızda ayrıntılı olarak anlatmıştık.

Gılgamış Destanı ne anlatıyor?

Hikâye, Uruk’un kudretli ama halkını bezdiren kralıyla açılır. Üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olarak tanıtılan Gılgamış, gücünü sınır tanımadan kullanır ve kentin gençlerine de genç kadınlarına da rahat yüzü göstermez. Halkın yakınmaları üzerine tanrılar ona denk bir rakip yaratır: bozkırda hayvanlarla birlikte yaşayan Enkidu. Uruk’tan gönderilen Şamhat adlı kadınla geçirdiği günlerin ardından Enkidu hayvanlardan uzaklaşır, ekmek yemeyi ve bira içmeyi öğrenir, sonra Uruk’a gelip kralın karşısına dikilir. İkisi güreşir; kavganın sonunda dost olurlar.

Birlikte Sedir Ormanı’na gidip ormanın tanrılarca atanmış bekçisi Humbaba’yı (Sümerce metinlerde Huvava) öldürürler. Uruk’a döndüklerinde tanrıça İştar Gılgamış’a evlenme teklif eder. Gılgamış, tanrıçanın önceki sevgililerinin başına gelenleri tek tek sayarak teklifi sert bir dille geri çevirir. Öfkelenen İştar babası Anu’dan Gök Boğası’nı ister; iki kahraman boğayı da öldürür.

Dönüm noktası burada gelir. Tanrılar, Humbaba’nın ve boğanın öldürülmesinin bedelini birinin ödemesi gerektiğine karar verir. Enkidu hastalanır ve ölür. Gılgamış, sonradan kendi ağzından anlattığına göre, dostunun bedenini burnundan bir kurt düşene kadar toprağa vermez. Ölüm bu andan itibaren Gılgamış Destanı’nın merkezine yerleşir; kral aynı sonun kendisini de beklediğini ilk kez bu kadar yakından hisseder.

Ardından uzun bir yolculuk başlar. Gılgamış, tanrıların tufandan sonra ölümsüzlük bağışladığı tek insan olan Utnapiştim’i bulmak için dünyanın kenarına gider. Güneşin her gece geçtiği dağın karanlık yolunu aşar, deniz kıyısında meyhane işleten Siduri’den yön sorar, kayıkçı Urşanabi’yle birlikte “ölüm sularını” geçer. Utnapiştim ona önce tufanı anlatır, sonra bir sınav önerir: Altı gün yedi gece uyumadan durabilirse ölümsüzlüğe layık olabilir. Gılgamış oturduğu yerde uykuya dalar.

Son bir teselli olarak Utnapiştim gençliği geri getiren bir bitkinin yerini söyler. Gılgamış onu suyun dibinden çıkarır, ama dönüş yolunda serin bir gölette yıkanırken bir yılan bitkiyi kapıp götürür ve giderken derisini bırakır. Eli boş dönen kral Uruk’a vardığında Urşanabi’ye kentin surlarını gösterir; destan, açılışta övülen bu surlara dönen dizelerle kapanır. Destanın verdiği cevap açık: Ölümsüzlük insanlara göre değil; geriye kalan, yapılan işler ve hatırlanmak. Metnin üç bin yılı aşkın bir aradan sonra bile okurla konuşabilmesinin bir nedeni de bu sade cevap olsa gerek.

2011’de ortaya çıkan yeni dizeler

Gılgamış Destanı’nın metni hâlâ tamamlanmış değil; yeni tabletler bulundukça boşluklar doluyor. 2011’de Asurolog Farouk Al-Rawi, Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye Müzesi’nde Beşinci Tablet’e ait bir parça tespit etti. Andrew George’la birlikte 2014’te yayımladıkları makaleye göre Yeni Babil dönemine ait bu tablet, bilinen metne yaklaşık yirmi yeni dize ekliyor.

Süleymaniye Müzesi’nde sergilenen, Sedir Ormanı bölümünü içeren Beşinci Tablet parçası
Gılgamış Destanı’nın Beşinci Tablet’ine ait bu parça Süleymaniye Müzesi’nde; Sedir Ormanı sahnesine yeni dizeler kazandırdı. Görsel: Osama Shukir Muhammed Amin / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0

Yeni satırlarda Sedir Ormanı, maymunların, ağustosböceklerinin ve kuşların sesleriyle dolu bir yer olarak anlatılıyor. Araştırmacılara göre bu tasvir, Humbaba’yı yalnızca vahşi bir canavar olarak değil, kendi gürültülü ve renkli sarayı olan yabancı bir hükümdar gibi gösteriyor.

Tufan tableti: Utnapiştim ne anlatıyor?

On birinci tablette Utnapiştim, Şuruppak kentinde yaşarken tanrıların insanlığı bir tufanla yok etmeye karar verdiğini anlatır. Bilgelik tanrısı Ea yeminle bağlı olduğu için sırrı doğrudan söyleyemez; sözlerini Utnapiştim’in kamıştan kulübesinin duvarına yöneltir. Utnapiştim evini söküp bir gemi yapar, içine gümüşünü, altınını, ailesini, zanaatkârları ve kır hayvanlarını yerleştirir.

Fırtına altı gün yedi gece sürer. Tanrılar bile korkup Anu’nun göğüne çekilir; tanrıça İştar, tanrılar meclisinde bu yıkıma onay verdiği için yas tutar. Yedinci gün sular durulur ve gemi Nimuş Dağı’na oturur. Utnapiştim önce bir güvercin, sonra bir kırlangıç salar; ikisi de konacak yer bulamayıp geri döner. Ardından saldığı kuzgun çekilen suları görür ve geri gelmez. Utnapiştim kurban sunar; tanrılar kokuyu alınca “sinekler gibi” kurbanın başına toplanır. Hayatta kalan biri olduğunu gören Enlil öfkelenir, Ea ise onu düşünmeden tufan getirdiği için kınar. Sonunda Enlil, Utnapiştim ile karısına tanrılar gibi ölümsüzlük bağışlar.

Dağın yeri kesin değil. Eski çevirilerde ad “Nisir” diye okunuyordu ve bazı yazarlar onu Ağrı Dağı’yla eşleştirdi. Bugün kabul gören okuma Nimuş; bu ad Asur kaynaklarında Mezopotamya’nın kuzeydoğusundaki dağlık bölgede bir dağ için geçiyor ve genellikle bugünkü Irak Kürdistanı’nda aranıyor. Hangi zirve olduğu konusunda uzlaşma yok.

Bu anlatı Gılgamış Destanı için yazılmış da değil. Uzmanlar tufan bölümünün büyük ölçüde, MÖ 17. yüzyıla tarihlenen kopyalarla bilinen Atrahasis Destanı’ndan uyarlandığı görüşünde. Utnapiştim’in aynı tablette “Atrahasis”, yani “çok bilge” diye anılması da iki metin arasındaki bağı ele veriyor. Daha eski bir Sümerce tufan hikâyesinde kahramanın adı Ziusudra; bu metin, Nippur’da bulunup 1914’te yayımlanan tek bir tabletin alt kısmı sayesinde biliniyor.

George Smith ve 1872’deki duyuru

Gılgamış Destanı’nın Standart Babil metnine ait en kapsamlı kopyalar, Asur kralı Asurbanipal’in (MÖ 668–627 dolayları) Ninova’daki saray kütüphanelerinden geliyor. Ninova, bugünkü Musul’un Dicle’nin karşı kıyısında kalan Kuyuncuk höyüğüdür. 1840’lı ve 1850’li yıllarda Austen Henry Layard ve Musullu Hürmüz Rassam’ın kazılarında on binlerce tablet ve parça çıkarılıp British Museum’a gönderildi.

Müzede tabletleri sınıflandırmakla görevlendirilen George Smith, banknot gravürcüsü olarak yetişmiş, Asurcayı büyük ölçüde kendi kendine öğrenmiş biriydi. 1872’de mitolojik metinleri ayırırken altı sütunlu bir tabletin üzerinde, bir geminin Nisir dağına oturduğunu ve bir güvercinin salındığını okudu. Ardından binlerce küçük parça arasından seksen kadarını bulup bir araya getirdi ve tufan anlatısının, bugün Gılgamış Destanı olarak bildiğimiz on iki tabletlik dizinin on birinci tableti olduğunu belirledi.

Smith bulgusunu 3 Aralık 1872’de Londra’daki İncil Arkeolojisi Derneği’nde sundu; konuşmanın metni derneğin 1873’te basılan bildiriler cildinde hâlâ okunabiliyor. Smithsonian dergisinin aktardığına göre dinleyiciler arasında Başbakan William Gladstone da vardı. Daily Telegraph gazetesi kısa süre sonra bin gine ayırarak Smith’i Ninova’ya gönderdi. Smith Mayıs 1873’te kazıya başladıktan birkaç gün sonra, geminin yapılması ve doldurulması emrini içeren eksik parçayı buldu.

Gılgamış Destanı ve Nuh Tufanı: Benzerlik neyi gösteriyor?

Smith’in duyurusunun bu kadar ses getirmesinin nedeni, Gılgamış Destanı’ndaki tufanın Tevrat’taki Nuh anlatısına benzemesiydi. İki metinde de tanrısal bir karar, önceden uyarılan tek bir aile, hayvanlarla doldurulan bir gemi, bir dağa oturma, karayı yoklamak için salınan kuşlar ve tufanın ardından sunulan, kokusu hoş karşılanan bir kurban var.

Farklar da en az benzerlikler kadar öğretici. Tevrat’ta önce kuzgun, sonra güvercin salınır; tufanın nedeni insanların kötülüğü olarak açıkça söylenir ve kararı tek bir Tanrı verir. Mezopotamya metninde ise kararı tartışan, korkan, sonra pişman olan pek çok tanrı vardır. Kur’an’daki Nuh kıssası ayrıntıdan çok peygamberin kavmini uyarmasına ve kavmin inkârına odaklanır; gemi Cudi’ye oturur.

Akademik çevrelerdeki yaygın görüş, çivi yazılı tufan metinlerinin bilinen Tevrat metninden daha eski olduğu ve anlatıların ortak bir Yakın Doğu geleneğinden beslendiği yönünde. Bu etkileşimin hangi yolla ve hangi dönemde gerçekleştiği ise tartışmalı. Bir ayrımı açıkça yapmak gerekiyor: Edebî benzerlikler metinlerin tarihini ve birbirleriyle ilişkisini anlamaya yardım eder; bir inancın doğruluğunu ya da yanlışlığını kanıtlamaz. İnananlar için Nuh kıssası vahye dayanan bir anlatıdır ve bu yazı o kabulü sınamaya çalışmıyor. Babil Kulesi yazımızda da kutsal metin ile toprak altındaki kanıt arasındaki benzer bir ayrımı tartışmıştık.

Arkeolojinin söyledikleri de sınırlı. 1929’da Leonard Woolley, Ur kazıları sırasında yerleşim katmanlarının arasında hiçbir insan izi taşımayan, suyun getirdiği kalın bir çamur tabakasına rastladı ve bunu Tufan’ın izi olarak duyurdu. Sonraki değerlendirmeler bu tabakanın Mezopotamya tufan geleneğinin bağlandığı dönemden çok daha eski, MÖ 4. binyıla ait olduğunu ve yöreyle sınırlı kaldığını gösterdi. Kiş’te ve Şuruppak’ta ise MÖ 3000 dolaylarına tarihlenen başka taşkın tabakaları bulundu. Sümerolog Samuel Noah Kramer ve arkeolog Max Mallowan, gerçek ama yerel bir büyük selin bu geleneğe ilham vermiş olabileceğini öne sürdü.

Bu bir yorum. Dicle ile Fırat arasındaki ova büyük taşkınların sık yaşandığı bir bölge; bir sel tabakasını tek başına belirli bir anlatıyla eşleştirmek mümkün değil. Bütün yeryüzünü kaplayan bir tufanı doğrulayan kesin bir arkeolojik ya da jeolojik kanıt bulunmuyor. Gılgamış Destanı da bu soruya cevap veren bir belge sayılamaz. Elimizdeki şey, insanların büyük bir felaketi nasıl hatırladığını ve anlamlandırdığını gösteren edebî bir metin.

Uruk’tan müze vitrinlerine

Destanın geçtiği Uruk, Irak’ın güneyinde bugün Varka adıyla bilinen geniş bir höyük alanı. Kent MÖ 4. binyılda Mezopotamya’nın en büyük yerleşimlerinden biriydi ve bilinen en eski yazılı belgelerin bir bölümü buradan çıktı. Uruk, Ur ve Eridu ile birlikte 2016’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne güney Irak bataklıklarıyla aynı başlık altında alındı.

Güney Irak’taki antik Uruk kentinin ve eski Fırat yatağının uydudan çekilmiş yanlış renkli görüntüsü
Uruk’un ASTER uydusundan çekilmiş yanlış renkli görüntüsü; kent Fırat’ın terk edilmiş eski bir yatağının yanında yer alıyor. Görsel: NASA/METI/AIST/Japan Space Systems ve ABD/Japonya ASTER Bilim Ekibi / Wikimedia Commons, kamu malı

Gılgamış Destanı tabletleri ise dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağılmış durumda. Smith’in okuduğu tufan tableti British Museum’da, Hattuşa parçalarından biri Berlin’de, Beşinci Tablet’in yeni parçası Süleymaniye’de. Bazı tabletlerin yolculuğu karanlık. Kahramanın annesine gördüğü rüyaları anlattığı ve “Gılgamış Rüya Tableti” olarak bilinen parça, ABD makamlarına göre Irak’tan çıkarılıp yasa dışı yollarla ABD’ye sokulmuş, 2014’te İncil Müzesi’nde sergilenmek üzere satın alınmıştı. Tablete 2019’da müzede el konuldu ve Eylül 2021’de Irak’a iade edildi.

Bugün bu metni okuyan biri, metnin bir kısmının kırık, bir kısmının farklı kopyalardan tamamlanmış olduğunu akılda tutmalı. Yine de Enkidu’nun ölümü karşısında şaşkına dönen bir kralın hikâyesi, aradaki onca boşluğa rağmen tanıdık geliyor. Belki de destanı çivi yazısını hiç bilmeyen okurlar için bu kadar canlı tutan şey, sorduğu sorunun hiç eskimemesi: Ölümün kaçınılmaz olduğunu öğrenen insan hayatına nasıl anlam verir?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir