Asurlular, kuzey Mezopotamya’da, bugünkü Irak’ın kuzeyinde Dicle Nehri boyunca yaşamış ve adını Aşşur kentinden alan eski bir halktır. Önce tüccarlarıyla tanınan küçük bir kent devletiydiler. MÖ 9. ve 7. yüzyıllar arasında ise Mısır’dan İran’a uzanan ve pek çok tarihçinin Yakın Doğu’nun o güne kadar gördüğü en büyük devlet saydığı bir imparatorluk kurdular. Bu imparatorluk MÖ 612’de Ninova’nın düşmesiyle çözüldü, birkaç yıl içinde de tarih sahnesinden silindi.
Asurlular hakkında bildiklerimizin büyük kısmı kendi yazdıklarından geliyor: saray duvarlarına kazınmış kabartmalar, kralların zafer yazıtları, binlerce mektup ve tüccar senedi. Bu da işin bir yüzü. Kayıtların çoğu sarayın ağzından yazılmış, yani kralın kendini nasıl göstermek istediğini anlatıyor. Arkeologlar bu yüzden yazıtları kazı bulgularıyla, komşu halkların kayıtlarıyla ve Babil kronikleriyle karşılaştırarak okuyor.
Asurlular kimdir, nerede yaşadı?
Asur’un kalbi, Dicle’nin orta kesiminde üç kentin oluşturduğu bir üçgendi: güneyde Aşşur, kuzeyde Ninova (bugünkü Musul’un karşı yakası) ve doğuda Erbil. Aşşur, aynı adı taşıyan tanrının kentiydi ve devletin dinî merkezi olarak hiç önemini yitirmedi. UNESCO, Aşşur antik kentini 2003’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı ve aynı yıl tehlike altındaki miras listesine de ekledi. Kent, yağmura dayalı tarımla sulamalı tarımın sınırında kuruluydu. Bu geçiş kuşağında yaşamak hem fırsat hem kırılganlık demekti.
Dil açısından Asurlular, Sami dil ailesine giren Akadcanın Asur lehçesini konuşup yazıyordu. Yazı olarak Mezopotamya’nın ortak çivi yazısını kullandılar. İmparatorluğun son yüzyıllarında ise gündelik hayatta Aramice giderek yaygınlaştı.
“Asur kaç yıl sürdü?” sorusunun cevabı, neyin başlangıç sayıldığına bağlı. Aşşur’un bağımsız bir kent devleti olarak kayıtlara girdiği MÖ 2025 civarından son kralın Harran’da ortadan kaybolduğu MÖ 609’a kadar yaklaşık 1.400 yıl geçiyor. Asıl imparatorluk çağı ise bunun yalnızca son üç yüzyılını kapsıyor.
Kayseri’deki Asurlu tüccarlar
Asurluların Anadolu ile bağı çoğu okurun sandığından çok daha eski. MÖ 20. ve 18. yüzyıllar arasında, Eski Asur dönemi denen çağda, Aşşur’dan yola çıkan kervanlar kalay ve kumaş getirip karşılığında gümüş ve altın götürüyordu. Bu ticaretin merkezi, Kayseri’nin yaklaşık 20 kilometre dışındaki Kültepe, yani antik Kaniş’ti. Tüccarlar kentin eteğinde karum denen bir ticaret mahallesi kurdu ve Anadolu’nun dört bir yanına yayılan otuzu aşkın küçük ticaret noktasını buradan yönetti.
Kültepe kazılarında bugüne kadar yaklaşık 23.500 kil tablet ve zarf bulundu. UNESCO’nun geçici liste kaydına göre bunlar Anadolu tarihini aydınlatan en eski yazılı belgeler. Tabletler 2015’te UNESCO Dünya Belleği Kütüğü’ne de girdi. Mektuplar, borç senetleri, evlilik ve miras anlaşmaları; kısacası bir tüccar ailesinin bütün dertleri bu arşivlerde. Kil zarfların içine saklanan senetleri ve bu yazının nasıl çözüldüğünü çivi yazısı yazımızda ayrıntılı anlatmıştık.
“Asurlular yazıyı kime öğretti?” sorusu da buradan doğuyor. Anadolu yazıyla ilk kez bu tüccarlar aracılığıyla tanıştı; bazı yerli aileler de Asurlu komşuları gibi arşiv tutmaya başladı. Ancak birkaç yüzyıl sonra Hattuşa’da kullanılan Hitit çivi yazısının doğrudan bu Asur geleneğinden geldiği kesin değil. Pek çok araştırmacı, Hititlerin yazıyı daha sonra Kuzey Suriye üzerinden gelen başka bir koldan aldığını daha olası buluyor.
Kent devletinden bölgesel güce
MÖ 14. yüzyılda Asur, komşu Mitanni krallığının gölgesinden çıktı. Kral I. Aşşur-uballit, Mısır’ın Amarna arşivinde korunan mektuplarında firavuna “kardeşim” diye seslenmeye başladı. Bu hitap, Asur kralının artık büyük güçlerle eşit konuşmaya hazır olduğunun ilanıydı. Orta Asur dönemi denen bu çağda I. Tukulti-Ninurta (MÖ 13. yüzyıl) Babil’i bile ele geçirdi, ama Babil üzerindeki denetim uzun sürmedi. MÖ 1100 civarından sonra Yakın Doğu’yu saran genel bunalımda Asur da topraklarının büyük kısmını kaybetti.
Yeni Asur İmparatorluğu: Kalhu, Dur-Şarrukin ve Ninova
Asurluların bugün en çok hatırlanan yüzü, MÖ 9. yüzyılda başlayan Yeni Asur dönemine ait. Metropolitan Sanat Müzesi’nin Asur tarihi üzerine hazırladığı özet, Asur’un bu yüzyıllarda Babil’den batı İran’a, Anadolu’dan Levant’a uzanan ana ticaret yollarını denetim altına aldığını anlatıyor. II. Aşşurnasirpal (MÖ 883–859) başkenti Aşşur’dan Kalhu’ya, bugünkü Nimrud’a taşıdı. Kuzeybatı Sarayı’nın duvarlarını alçıtaşından dev kabartmalarla kaplattı; kapılara insan başlı, kanatlı boğa ve aslan heykelleri, yani lamassular yerleştirildi.
Başkent bir kez daha değişti. II. Sargon, kendi adını taşıyan yepyeni bir kent kurdu: Dur-Şarrukin, bugünkü Horsabad. Ne var ki Sargon bir seferde öldü ve cesedi bulunamadı. Oğlu Sanherib yeni kenti bırakıp çok eski bir yerleşim olan Ninova’yı imparatorluk başkentine dönüştürdü. Taşınmanın nedenleri tam olarak bilinmiyor; en sık öne sürülen açıklama, babasının bu şekilde ölmesinin Dur-Şarrukin’i uğursuz göstermiş olması.

Sürgünler ve Aramicenin yayılışı
III. Tiglat-Pileser (MÖ 745–727) döneminde fethedilen bölgelerin halklarını topluca başka yerlere yerleştirmek sistemli bir devlet politikasına dönüştü. Amaç isyanları önlemek, yerel bağları koparmak ve yeni topraklara iş gücü taşımaktı. Bu politikanın en bilinen örneği kuzeydeki İsrail krallığı. Başkent Samiriye MÖ 722–720 arasında düştü; II. Sargon’un yıllıkları buradan 27.290 kişinin sürüldüğünü yazıyor. Kitab-ı Mukaddes’teki “kayıp on boy” anlatısı da bu olayla ilişkilendirilir.
Yüz binlerce insanın yer değiştirmesinin beklenmedik bir sonucu oldu: imparatorlukta ortak dil giderek Akadca değil, Aramice hâline geldi. Geç dönem saray kabartmalarında kil tablete yazan bir kâtibin yanında, deri ya da papirüs üzerine mürekkeple yazan ikinci bir kâtip sık sık görülür. Araştırmacılar bu ikinci kâtibin Aramice yazdığını düşünüyor.
Lakiş kuşatması ve Mısır seferleri
Sanherib MÖ 701’de Yahuda krallığına sefer düzenledi ve Lakiş kentini kuşatıp aldı. Bu kuşatmayı adım adım gösteren kabartmalar Ninova’daki Güneybatı Sarayı’nın bir odasını süslüyordu ve bugün British Museum’da sergileniyor. Kudüs ise alınmadı. Sanherib’in yıllıkları da Kitab-ı Mukaddes de Yahuda kralı Hizkiya’nın ağır bir haraç ödediğini kaydediyor, ancak seferin nasıl sona erdiğini birbirinden farklı anlatıyor.
Sanherib’in oğlu Esarhaddon MÖ 671’de Mısır’ın başkenti Memfis’i aldı. Torunu Asurbanipal ise MÖ 664–663 civarında güneydeki Teb’e kadar ilerledi; kentin yağmalanması, Karnak Tapınağı’nın bulunduğu bu dinî merkezin tarihinde derin bir iz bıraktı. Asurbanipal’in Ninova’da topladığı tablet koleksiyonunu ise Asurbanipal Kütüphanesi yazımızda ele almıştık.
Ninova, Hz. Yunus ve toprağın altındaki saray
Ninova, Asurluların imparatorluk başkenti olmadan çok önce de önemli bir kentti. Kutsal metinlerde ise başka bir nedenle anılır. Eski Ahit’teki Yunus kitabında Hz. Yunus’un uyarmak için gönderildiği kent Ninova’dır; İslam geleneği de Kur’an’da anlatılan Yunus kıssasını bu kentle ilişkilendirir. Bu anlatı inanç geleneğinin parçasıdır. Hz. Yunus’un Ninova’ya geldiğini doğrulayan kesin bir arkeolojik kanıt bulunmuyor ve Asur kayıtlarında bu olaydan söz eden bir metin bilinmiyor.
Gelenek yine de kentin coğrafyasına işlemiş. Ninova’nın iki büyük höyüğünden birinin üzerinde yüzyıllardır Nebi Yunus adıyla bilinen bir türbe ve cami bulunuyordu. IŞİD, Temmuz 2014’te bu yapıyı havaya uçurdu ve ardından altına yağma tünelleri kazdı. Musul’un kurtarılmasından sonra tünellere giren arkeologlar, beklenmedik bir şeyle karşılaştı. Heidelberg Üniversitesi’nin yürüttüğü kazıların sonuçlarına göre caminin altında, Sanherib’in kurdurduğu ve Esarhaddon ile Asurbanipal’in kullandığı “askerî saray” yatıyor. Yaklaşık 54,5 metre uzunluğundaki taht salonu, Asur’da bugüne kadar bilinen en büyük oda. Hazine odaları iki kez soyulmuş: bir kez MÖ 612’de, bir kez de IŞİD tarafından.
Asurlular neden yıkıldı?
“Asurluları kim yıktı?” sorusunun kısa cevabı belli: Babilliler ve Medler. British Museum’da korunan bir Babil kroniği tableti, MÖ 616–609 yıllarını yıl yıl anlatıyor. Medler MÖ 614’te Aşşur’u aldı. MÖ 612 yazında Babil kralı Nabopolassar ile Med kralı Kyaksares’in orduları Ninova’yı kuşattı; kent birkaç ay sonra düştü ve yağmalandı. Kaçmayı başaran komutanlar ve saray çevresi Harran’da toplandı; II. Aşşur-uballit burada tahta çıktı. Mısır’ın yardımına rağmen Harran da MÖ 610–609’da elden çıktı. Kronik, bu tarihten sonra Asur kralından bir daha söz etmiyor.
Daha zor olan soru, böyle bir gücün neden bu kadar hızlı çöktüğü. Asurbanipal’in ölümünden sonra başlayan taht kavgaları, sürekli isyan eden Babil ve aşırı genişlemiş bir ordu sık sık sayılan nedenler. Son yıllarda iklim de tartışmaya girdi. 2019’da Science Advances dergisinde yayımlanan bir çalışma, kuzey Irak’taki bir mağaranın sarkıtlarına dayanarak imparatorluğun yükseliş döneminin olağandışı yağışlı, çöküşünün ise uzun bir kuraklık dönemine denk geldiğini öne sürdü. Araştırmacılar kuraklığı tek neden olarak değil, siyasi krizleri derinleştiren bir etken olarak görüyor. Bu bir hipotez ve tarihçiler arasında ne kadar ağırlık verilmesi gerektiği tartışılıyor.

Asurlular Türk mü, Kürt mü? Bugün kimler Asurlu?
İnternette en çok sorulan sorulardan biri bu. Dilsel açıdan cevabı açık: antik Asurlular Sami dillerinden Akadcayı konuşuyordu; Türk dilleriyle de Kürtçenin ait olduğu Hint-Avrupa ailesiyle de bir bağları yok.
Bugün Irak, Suriye, Türkiye ve İran’da ve dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, Süryanicenin doğu lehçelerini konuşan Hristiyan topluluklar kendilerini Asurlu olarak tanımlıyor ve köklerini antik Asur’a bağlıyor. Pek çok araştırmacı, imparatorluğun yıkılmasından sonra da bölgede yaşamaya devam eden nüfusla bu topluluklar arasında bir süreklilik bulunduğunu kabul ediyor. Akadca ve çivi yazısı birkaç yüzyıl içinde unutuldu, ama halk ortadan kaybolmadı.
Asurluların maddi mirası ise bugün dağınık hâlde. Saray kabartmalarının önemli bir kısmı 19. yüzyıl kazılarından bu yana Londra, Paris, Berlin ve New York müzelerinde. Irak’ta kalan alanlar son on yılda ağır zarar gördü: IŞİD 2015’te Nimrud’u buldozer ve patlayıcılarla tahrip etti, UNESCO bunu açıkça bir savaş suçu olarak niteledi. Aynı dönemde Musul Müzesi’ndeki heykeller de kırıldı.
Asurlular çoğu zaman yalnızca acımasız bir askerî güç olarak anılıyor ve kendi kabartmalarındaki savaş sahneleri bu imajı besliyor. Ama Kültepe’deki aile mektupları, kâtip okulları, kanallar ve kütüphaneler aynı halkın başka yüzlerini de gösteriyor. Bir imparatorluğu kendi propagandasından ayırarak okumak, Asur’u anlamanın belki de en zor ama en öğretici kısmı.

