Pompei: Vezüv’ün Gömdüğü Roma Kenti ve Hâlâ Süren Tartışmalar

Pompei: Vezüv’ün Gömdüğü Roma Kenti ve Hâlâ Süren Tartışmalar
Pompei’nin Forum meydanı ve arkada, kenti MS 79’da gömen Vezüv Yanardağı (temsili görsel).
0

Napoli Körfezi’nin güneydoğu ucunda, Sarno Ovası’nın sırtında bir Roma kenti var ki sokaklarında hâlâ araba tekerleklerinin taşa açtığı oluklar duruyor. Pompei, MS 79’da Vezüv’ün püskürttüğü süngertaşı ve külün altında kaldı, neredeyse on yedi yüzyıl unutuldu, sonra yeniden toprağın altından çıkarıldı. Bugün UNESCO’nun deyişiyle bir Roma şehrinin bütün hâlini bu kadar eksiksiz gösteren başka bir arkeolojik alan yok. Ama Pompei’yi ünlü yapan şey yalnızca yıkılış biçimi değil; o gün orada yaşayanlar hakkında bildiğimizi sandığımız pek çok şey de son yıllarda yeniden yazılıyor.

Pompei nerede, kimin şehriydi?

Antik kentin kalıntıları bugün İtalya’nın Campania bölgesinde, Napoli’nin güneydoğusundaki modern Pompei kasabasının hemen yanında. Latince adı Pompeii; Türkçede yaygın olarak Pompei diye yazılıyor ve aynı ad modern kasabanın da adı. Vezüv’ün tepesi kente yaklaşık on kilometre uzaklıkta, ovanın kuzeyinde yükseliyor. O kadar yakın ki kentin ana caddelerinden birinde durup başınızı kaldırdığınızda dağ, bir sahne dekoru gibi tam karşınızda kalıyor.

Yerleşimin kökü Romalılardan çok daha eskiye gidiyor. Bölgedeki ilk kalıcı köyler MÖ 8. yüzyılda, Orta İtalya halklarından Osklar tarafından kuruldu. Bazı araştırmacılar kentin adını Oskçadaki “beş” sözcüğüne bağlıyor ve beş köyün birleşmesinden doğmuş olabileceğini düşünüyor; bu cazip ama kanıtlanmamış bir açıklama. Sonraki yüzyıllarda Yunan kolonilerinin etkisi hissedildi, ardından iç bölgelerden gelen Samnitler kente hâkim oldu. Bugün gezilen geniş evlerin ve kamu yapılarının bir kısmı aslında bu Samnit döneminin eseri.

Roma ile ilişki MÖ 89’da kırıldı. Kent, İtalya kentlerinin Roma’ya karşı ayaklandığı Müttefikler Savaşı’nda isyancıların safında yer aldı ve Sulla’nın ordusu kenti kuşattı. Herculaneum Kapısı çevresindeki surlarda mancınık taşlarının bıraktığı çukurlar hâlâ görülebiliyor. Teslim olan kent kısa süre sonra Colonia Cornelia Veneria Pompeianorum adıyla Roma kolonisine dönüştürüldü, Sulla’nın emekli askerlerine toprak dağıtıldı, Latince Oskçanın yerini aldı. Amfitiyatro bu yeni düzenin ilk yıllarında inşa edildi.

Felaketin arifesinde kent, 64–67 hektarlık sur içi alanıyla orta büyüklükte, canlı bir liman ve ticaret kentiydi. Ev sayımlarına dayanan tahminler nüfusu 11 bin civarında gösteriyor; kesin bir rakam yok. Sarno Irmağı’nın ağzına yakın oluşu, kenti hem tarım ürünlerinin hem de deniz ticaretinin buluşma noktası yapıyordu.

Pompei’de araba tekerleği izleri ve yaya geçiş taşları olan taş döşeli Roma sokağı, temsili görsel
Pompei sokaklarında tekerlek izlerinin oyduğu bazalt döşeme ve yayaların karşıya geçtiği iri basamak taşları (temsili görsel).

Uyarıyı kimse okuyamadı: 62 depremi

Kentin sonu 79’da gelmedi, 62 yılının 5 Şubat’ında başladı denebilir. O gün körfezi sarsan güçlü deprem kentte tapınakları, evleri, su yollarını yıktı; Seneca ve Tacitus olayı kayda geçirdi. Bugün bu sarsıntının Vezüv’ün altında hareketlenen magmayla ilişkili olabileceği düşünülüyor, ama dönemin insanları için dağ yalnızca yamaçlarında bağ bahçe yetiştirilen yeşil bir tepeydi. Coğrafyacı Strabon dağın tepesindeki yanık görünümlü kayalara bakıp bir zamanlar ateş püskürmüş olabileceğini not etmişti, ama kimse onu yakın bir tehlike olarak görmüyordu.

Sonraki on yedi yıl boyunca kent kendini onarmaya çalıştı. Kazılarda yarım kalmış badanalar, istiflenmiş yapı malzemeleri, yeniden döşenen su boruları bulundu. Forum’daki bazı yapılar 79’da hâlâ tamir hâlindeydi. Patlamadan önceki günlerde de hafif sarsıntılar hissedilmişti; Genç Plinius bunların “Campania’da sık olduğu için pek korkutmadığını” yazar.

Vezüv patladığında Pompei’de ne oldu?

Olayı gözüyle görüp yazıya geçiren tek kişi Genç Plinius. Körfezin karşı yakasında, Misenum’daki evinden dağın üzerinde yükselen bulutu izledi ve yaklaşık yirmi beş yıl sonra tarihçi Tacitus’a iki mektup yazdı. Bulutu bir fıstık çamına benzetmesi bugün volkanbilimin terminolojisine girmiş durumda: bu tür patlamalara Plinius’un adından ötürü “Plinyen” deniyor. İlginç bir ayrıntı, mektuplarda Pompei adının hiç geçmemesi. Plinius’un anlattığı, kendi kaçışı ve donanma komutanı olan amcası Yaşlı Plinius’un bir kurtarma girişimi sırasında Stabiae kıyısında ölümü.

Volkanik tabakalar üzerinde yapılan çalışmalar, mektupların bıraktığı boşlukları doldurmaya yardım ediyor. İlk aşamada 15 ila 30 kilometre yüksekliğe çıkan sütun, rüzgârın etkisiyle güneydoğuya, yani doğrudan Pompei’nin üzerine eğildi. Kente saatler boyunca önce beyaz, sonra gri süngertaşı yağdı. Yaklaşık 18 saat süren bu yağış yer yer üç metreye yakın bir tabaka bıraktı ve ağırlığına dayanamayan çatılar çöktü. Kaçabilenlerin çoğu bu ilk aşamada kenti terk etmiş olmalı.

Asıl ölümcül darbe ertesi sabah geldi. Sütun kendi ağırlığıyla çöktükçe yamaçtan aşağı, yere yapışarak ilerleyen kızgın gaz ve kül akıntıları, yani piroklastik akıntılar oluştu. Bunların ilk birkaçı Pompei’ye ulaşmadı, ama sonraki iki dalga kentin içine girdi. Kentten toplanan kiremit ve sıva parçalarının manyetik özellikleri üzerine yapılan ölçümler, akıntıların kent içinde en az 180–260 derece sıcaklıkta olduğunu gösteriyor; bazı çalışmalar 300 dereceye ulaşıldığını öne sürüyor. Bu sıcaklıkta ölüm saniyeler içinde gerçekleşir. Kurbanların kasılmış, bükülmüş duruşları uzun bir can çekişmenin değil, ani ısı şokunun izi olarak yorumlanıyor.

Batıdaki Herculaneum ise farklı bir kader yaşadı. Rüzgâr süngertaşını oraya taşımadığı için kent ilk gün görece sakin kaldı, ama dağa daha yakın olduğundan ilk akıntılar onu doğrudan vurdu ve kent yirmi metreyi aşan sertleşmiş volkanik malzemenin altına gömüldü. Bu yüzden Herculaneum’da ahşap kapılar, yataklar, hatta yiyecekler kömürleşmiş hâlde korunabildi.

Pompei kazısında Roma duvarının üzerini örten süngertaşı ve volkanik kül katmanları, temsili görsel
Kazı kesitinde, yıkılmış bir Roma duvarının üzerinde açık renkli süngertaşı ve koyu kül katmanları (temsili görsel).

24 Ağustos mu, Ekim mi?

Ders kitaplarında yıllarca tek bir tarih yazdı: 24 Ağustos 79. Bu tarih, Plinius’un mektubunun Orta Çağ’da kopyalanmış nüshalarından geliyor. Romalıların tarih yazma biçimi karmaşık olduğundan, kopyalama sırasında bir hatanın sızmış olabileceği uzun zamandır tartışılıyor.

Sonbahar lehine ipuçları ise birikip duruyor. Kazılarda nar gibi sonbahar meyveleri, kalın giysiler içinde bulunan kurbanlar, mangallar ve yeni yapılmış şarapla dolu küpler bulundu. Kentin üstüne süngertaşını taşıyan rüzgârın yönü de yaz aylarındaki egemen rüzgârlardan çok sonbahara uyuyor. 2018’de V. Bölge’de tadilattaki bir evin duvarında kömürle yazılmış kısa bir not ortaya çıktı. Not, Kasım ayının başından önceki on altıncı günü, yani bizim takvimimizle 17 Ekim’i anıyordu. Yazının yılı yok; bu yüzden yalnızca patlamanın en az bu tarihten sonra olduğunu düşündürüyor. 2022’de yayımlanan geniş bir çalışma patlamayı 24 Ekim ile 1 Kasım arasına yerleştirdi, ancak bu sonuca itiraz edenler de çıktı. Arkeoloji parkının 2024’te yayımladığı bir değerlendirme ise kömür yazının alanda bir yıldan uzun dayanabileceğini göstererek tartışmayı yeniden açtı. Bugün dürüst cevap şu: Sonbahar tarihi giderek ağırlık kazanıyor, ama mesele kapanmış değil.

Alçı kalıplar kimleri gösteriyor?

Pompei denince akla gelen ilk görüntü, külün içinde son anlarında donup kalmış insan biçimleri. Bunlar taşlaşmış bedenler değil. Kül tabakası sertleştikten sonra içindeki bedenler zamanla çürüdü ve geride boşluklar kaldı. 1863’te kazıların başına geçen Giuseppe Fiorelli bu boşluklara alçı dökmeyi akıl etti. Böylece kemiklerin etrafında, giysilerin kırışıklarına, sandalet bağlarına kadar ayrıntı taşıyan kalıplar elde edildi. Bugüne kadar bu yöntemle yüz kişiyi biraz aşan sayıda kalıp yapıldı.

Kentte ve çevresinde kalıntısı ya da izi bulunan kişi sayısı ise bin yüzü aşıyor. Bunların bir kısmı süngertaşı yağarken sığındıkları evlerde çöken çatıların altında, çoğu ise sonraki akıntıların bıraktığı tabakalarda can verdi. Herculaneum’da da sahildeki tonozlu kayıkhanelere sığınmış üç yüz kadar kişinin iskeleti bulundu. Toplam ölü sayısı bilinmiyor, çünkü kaçanların ne kadarının yolda yakalandığını bilmiyoruz ve kentin bir bölümü hâlâ kazılmadı.

Kalıplar uzun süre birer hikâye anlatıcısı gibi kullanıldı. 2015’te başlayan bir proje bu figürleri tomografi ve röntgenle inceledi ve kalıpların geçmişte ciddi biçimde elden geçirildiğini, bazılarında kemiklerin çıkarıldığını ya da başka parçalarla tamamlandığını ortaya koydu. 2024’te Current Biology dergisinde yayımlanan genetik çalışma daha da ileri gitti. Altın Bilezikli Ev’de, kucağında bir çocukla bulunan ve onlarca yıl “anne” diye anlatılan yetişkinin genetik olarak erkek olduğu, çocukla da kan bağı taşımadığı anlaşıldı. Birbirine sarılmış iki “kız kardeş” olarak bilinen çiftin en az biri erkekti. Aynı çalışma, incelenen Pompeililerin soylarının büyük ölçüde Doğu Akdeniz’den gelmiş göçmenlere dayandığını gösterdi. Araştırmanın özeti Harvard Tıp Fakültesi’nin duyurusunda okunabilir. Ders açık: Bir bileziğe ya da iki bedenin yakınlığına bakarak kurulan aile senaryoları, kanıttan çok anlatıcının kendi dünyasını yansıtabiliyor.

“Pompei kavmi” diye bir kavim var mı?

Türkçe aramalarda sık rastlanan bir soru bu. Bazı paylaşımlarda Pompei halkının Tevrat’ta ve Kur’an’da sözü edilen Lut kavmi olduğu, ya da ahlaksızlıkları yüzünden “taşa çevrildiği” iddia ediliyor. Bu iddianın tarihî ya da arkeolojik bir dayanağı yok. Pompei, kayıtları ve kazı katmanlarıyla belgelenmiş, MS 1. yüzyılda bir yanardağ patlamasıyla yok olmuş bir Roma kentidir. Lut kıssası ise dinî gelenekte Ölü Deniz çevresine bağlanır ve geleneksel kronolojiler bu anlatıyı Pompei’den çok daha eskiye, MÖ 2. binyıl dolaylarına yerleştirir. Kutsal metinlerdeki helak anlatılarının yerini ve izlerini arayan araştırmaları Hz. Lut ve kavminin şehirleri üzerine yazımızda ayrıca ele aldık; inanç açısından taşıdığı anlam ayrı bir konudur, ama bu anlatı Pompei’yi açıklamak için kullanılamaz.

İddianın beslendiği yer genellikle kentteki erotik duvar resimleri ve bir genelev olarak tanımlanan Lupanar. Bu tür resimler Roma dünyasının pek çok kentinde vardı; Burada bu kadar çok görülmelerinin nedeni, başka yerlerde yok olan sıradan evlerin burada olduğu gibi korunmuş olması. 18. ve 19. yüzyılda bu buluntuları uygunsuz bulan yöneticiler onları Napoli müzesinde kilitli bir odaya kaldırdılar; kentin “günahkâr” şöhreti biraz da bu sansürün yarattığı merakla büyüdü. Ölenler arasında çocuklar, köleler, yaşlılar, kaçmaya vakit bulamamış yoksullar vardı. Bir doğal afeti cezalandırma olarak okumak, kanıta değil yoruma dayanır.

Pompei’de gömülü toprak küpleri olan taş tezgâhlı Roma sokak lokantası, temsili görsel
Gömme pişmiş toprak kapları olan bir sokak lokantası tezgâhı; kazılarda kapların dibinde yemek kalıntıları bulundu (temsili görsel).

Unutulan kentin yeniden bulunması

Patlamadan sonra kentin yeri haritalardan silindi; halk arasında yalnızca “Civita”, yani kent diye anılan bir tepe kaldı. 1592’de mimar Domenico Fontana, Sarno’nun suyunu değirmenlere taşıyacak bir kanal açarken resimli duvarlara rastladı ama bunun peşine düşmedi. Asıl kazılar, 1738’de Herculaneum’un tesadüfen bulunmasının ardından Napoli Kralı Bourbon hanedanından Carlos’un (sonradan İspanya Kralı III. Carlos) desteğiyle 1748’de başladı. Kazıcılar uzun süre başka bir antik kenti kazdıklarını sandı. Kentin kimliği ancak 1763’te, “Pompeililerin devleti” anlamına gelen bir ifade taşıyan yazıt bulununca kesinleşti.

İlk yüzyıl daha çok heykel ve süs eşyası avıydı. Fiorelli kenti bölgelere ve adalara ayırıp numaralandırarak sistemli bir yöntem getirdi; bugün kullanılan adresleme hâlâ onun planına dayanıyor. Kentin tamamı da kazılmadı. UNESCO’ya göre açılmış alan 44 hektar, yani sur içinin aşağı yukarı üçte ikisi. Geri kalanı bilerek toprak altında bırakılıyor, çünkü açılan her duvar yağmura, güneşe ve milyonlarca ziyaretçiye karşı korunmak zorunda. Son yıllarda, çöküş riski taşıyan cephelerin arkasını güçlendirmek için yapılan çalışmalarda V. Bölge’de yeni evler, renkli fresklerle süslü bir sokak lokantası ve yeni kurbanlar ortaya çıktı.

Pompei’yi bugün gezmek

Pompei, Herculaneum ve Torre Annunziata’daki villalarla birlikte 1997’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Alanın kapsamı ve güncel bilgiler için UNESCO’nun Pompei sayfasına, ziyaret saatleri ve son kazı haberleri için Pompei Arkeoloji Parkı’nın resmî sitesine bakmak en sağlıklısı. Her yıl milyonlarca ziyaretçinin geldiği alan bir günde ancak kısmen gezilebiliyor; forum, amfitiyatro, hamamlar ve büyük evler birbirinden yürüme mesafesinde ama aralarındaki mesafeler göründüğünden uzun.

Vezüv bugün de etkin bir yanardağ. En son 1944’te püskürdü ve eteklerinde yüz binlerce insan yaşadığı için dünyanın en yakından izlenen volkanlarından biri. Pompei’yi gezenlerin kafasında bu yüzden iki soru birden dolaşır: O gün burada ne oldu ve aynı şey yeniden olursa ne olacak? Antik kentin taşlara gömülü öyküsü, ikinci soruya verilen bilimsel yanıtların da temelini oluşturuyor.

Roma dünyasının kentlerini merak edenler, Anadolu’daki örnekleri de karşılaştırarak okuyabilir. Zeugma’nın kurtarılan mozaikleri ve heykeltıraşlarıyla ünlü Afrodisias, Pompei’de donup kalan gündelik hayatın imparatorluğun öbür ucunda nasıl yaşandığını gösteriyor.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir