Polatlı’dan Yassıhöyük köyüne giden yolda, ekin tarlalarının arasından yükselen tepelerin bazıları doğal değil. En büyüğü, uzaktan bakınca alçak bir dağ gibi duran 53 metrelik toprak yığınıdır. Bu höyükler, MÖ ilk binyılın başlarında Orta Anadolu’nun büyük bölümüne hükmeden Friglerin seçkinleri için, MÖ 9. yüzyıldan itibaren kuşaklar boyunca yığıldı. Hemen yanındaki düz tepeli yerleşim höyüğü ise onların başkenti Gordion. Ankara’ya yaklaşık 90 kilometre uzaklıktaki bu kent, 2023’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde.
Gordion adı çoğu kişiye önce iki hikâyeyi hatırlatır: dokunduğunu altına çeviren Kral Midas ve Büyük İskender’in kılıcıyla kestiği düğüm. Kazılar ise bu iki hikâyeden çok daha ilginç, kimi yerde de onlarla çelişen bir tablo ortaya koydu.
Sakarya kıyısında dört bin yıllık bir yerleşim
Kent, Sakarya ile Porsuk çaylarının buluştuğu verimli bir ovada kuruldu. Ege kıyısını Mezopotamya’ya bağlayan eski yollar nehri burada geçiyordu; su bol, toprak işlenmeye elverişliydi. Bu yüzden yer neredeyse hiç boş kalmadı. Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’nin kazı ekibine göre en azından MÖ 2500 dolaylarından beri insanlar burada yaşıyor ve bu süreklilik bugünkü Yassıhöyük köyüyle sürüyor.
Gordion’un Tunç Çağı katmanları, üstlerine oturan Frig yapıları yüzünden pek az bilinir. Köyün yakınındaki bir sırtta Hitit Eski Krallığı dönemine ait bir mezarlık ve birkaç Hitit hiyeroglifi bulundu; yani Gordion bir şekilde Hitit dünyasının içindeydi. Hattuşa merkezli imparatorluk MÖ 1200 civarında çöktükten sonra yerleşimde yeni bir çanak çömlek türü belirir: elde biçimlendirilmiş, Güneydoğu Avrupa’daki örneklere benzeyen kaplar. Arkeologlar bunu, Yunan yazarların Balkanlardan Anadolu’ya göç ettiğini söylediği Friglerin gelişine bağlıyor. Bu bir yorumdur; kapların kendisi kimin getirdiğini yazmaz.
Gordion’un yanan kalesi ve yeniden yazılan tarih
MÖ 10. ve 9. yüzyıllarda köy, kalın surlarla çevrili bir kaleye dönüştü. Bu değişimin arkasında, büyük işleri örgütleyebilen merkezî bir otorite, yani bir Frig devleti olmalı. Kalenin güneydoğudaki giriş kapısı, Demir Çağı’ndan bugüne en iyi korunmuş surlu kapı yapısı sayılıyor. Rampanın iki yanındaki taş duvarlar bugün de 10 metreye yakın yükseklikte duruyor.

Kapıdan girildiğinde iki geniş avlu ve çevresinde megaron denen dikdörtgen salonlar vardı. Bunlardan biri, Megaron 2, çok renkli çakıllarla döşenmiş zeminiyle ünlü. Kırmızı, beyaz ve koyu taşlarla yapılan bu desenler bilinen en eski renkli zemin mozaikleri arasında gösteriliyor. Çatıyı taşıyan ahşap kirişler arada destek olmadan dokuz metreyi aşan açıklıkları geçiyordu. Yapının ana tanrıça Matar’a ait bir tapınak olabileceği düşünülüyor, ama bu da kesinleşmiş değil.
Avluların yanında yüz metreyi aşan Teras Binası uzanıyor. Sekiz eş birimden oluşan bu yapıda tahıl öğütülüyor, yün eğriliyor, tezgâhlarda kumaş dokunuyordu; her birimin girişinde kubbe biçimli fırınlar vardı. Sarayın mutfağı ve dokuma atölyesi gibi çalışan bu yerde kimlerin çalıştığını bilmiyoruz. Köleler ya da zorla çalıştırılan insanlar olabilecekleri söyleniyor; bunu doğrulayacak tek satır yazı yok.
Bu kalenin bir bölümü büyük bir yangında yok oldu. Yangın, binaların içindeki eşyayı yerinde bıraktı: kaplar, tunç kazanlar, fildişi kakmalı mobilya parçaları, tahıl dolu küpler. 1950’lerde kazıyı yöneten Rodney Young yangını MÖ 700 dolayına tarihledi ve antik yazar Strabon’un anlattığı Kimmer saldırısıyla ilişkilendirdi. Bu tarih yarım yüzyıl boyunca Orta Anadolu arkeolojisinin dayanak noktalarından biri oldu.
2001’de durum değişti. Yanık katmanda küplerin içinden alınan arpa, mercimek ve keten tohumlarının radyokarbon analizi MÖ 827–803 aralığını verdi. Ağaç halkası çalışmaları ve yangın katmanındaki bazı ithal eşyalar da aynı yöne işaret ediyordu. Bugün çoğu araştırmacı yangını MÖ 800 civarına koyuyor. O zaman Kimmerlerle bağ da düşüyor: yangının nedeni bilinmiyor, bir saldırı izi de yok. Az sayıda araştırmacı yeni tarihe hâlâ itiraz ediyor.
Frigler yangından sonra pes etmedi. Yanmış kalenin üzerine metrelerce kil ve moloz döktüler, zemini dört beş metre yükselttiler ve yeni kaleyi eskisinin planına çok benzer biçimde, bu kez tek seferde tasarlanmış olarak inşa ettiler. Bu dolgu, eski kaleyi bir zaman kapsülü gibi mühürledi. Frig gündelik hayatı hakkında bugün bildiklerimizin büyük kısmı, o mühürlü katmandan ve hiç soyulmamış birkaç zengin tümülüsten geliyor.
Midas: efsanedeki kral ve Asur kayıtlarındaki Mita
Altın dokunuşu, eşek kulakları, gül bahçesi… Yunan ve Roma edebiyatındaki Midas bir masal kahramanıdır ve bu anlatılar onu Truva Savaşı’ndan da önceye yerleştirir. Ama aynı adı taşıyan gerçek bir kral da vardı ve onu tanımamızı sağlayan Yunanlar değil, Asurlulardır.
Asur kralı II. Sargon’un kayıtlarında “Muşki kralı Mita” diye anılan bir hükümdar geçer. MÖ 717 ile 709 arasına tarihlenen bu metinlerde Mita önce Güneydoğu Anadolu’daki Geç Hitit beyliklerini Asur’a karşı kışkırtan tehlikeli bir rakip, sonra da Sargon’la anlaşan bir müttefik olarak görünür. Araştırmacıların büyük çoğunluğu bu Mita’nın Frig kralı Midas olduğunu kabul ediyor. Sargon’un dönemini ve o yıllardaki Anadolu seferlerini merak edenler Asurlular yazımıza göz atabilir.
Yunan kaynakları da Midas’ın batıya yüzünü döndüğünü anlatır. Herodotos, “Gordias oğlu Midas”ın Delfi’deki Apollon tapınağına yargı dağıttığı tahtı adadığını ve bu tahtın kendi zamanında hâlâ orada durduğunu yazar. Aristoteles ise kralın Ege kıyısındaki Kyme kentinden bir kadınla evlendiğini söyler. Gordion’da bulunan Yunan çanak çömleği ve Yunanistan’daki Frig tunç eşyaları bu ilişkinin gerçek olduğunu gösteriyor; evlilik hikâyesinin doğruluğunu ise sınayabileceğimiz bir buluntu yok.
Midas’ın ölümü konusunda elimizdeki anlatılar birbirini tutmaz. Strabon’a göre kral, Kimmerler ülkeyi basınca boğa kanı içerek canına kıydı. Geç dönem kronoloji yazarları bu olaya MÖ 696 ya da 675–674 gibi tarihler verir. Kazı ekibi bu tarihlerin de Strabon’un anlatısının da güvenilir olmadığını düşünüyor. Midas hakkında sağlam olan son bilgi, Asur kayıtlarına göre 709 yılında hâlâ tahtta olduğu.
Midas Höyüğü kimin mezarı?
Gordion çevresinde yüz kadar tümülüs var ve bunların 39’u kazıldı. En büyüğü, bugün 53 metre yüksekliğindeki Tümülüs MM, yani halk arasındaki adıyla Midas Höyüğü. 1957’de Young’ın ekibi höyüğün içine bir tünel açtı ve merkezdeki mezar odasına ulaştı. Oda hiç soyulmamıştı.

Gordion’daki en büyük mezar odası olan bu yaklaşık 6 × 5 metrelik oda, çivi kullanılmadan birbirine geçirilmiş düzgün çam kirişlerden yapılmış, dışı ardıç kütükleriyle kaplanmıştı. Çatının sırt kirişi 11 buçuk metreye yakın. UNESCO bu odayı ayakta duran bilinen en eski ahşap yapı olarak tanımlıyor. İçeride, 60’lı yaşlarının başında bir erkek, katmanlar hâlinde boyalı kumaşlara sarılmış olarak tabutuna yatırılmıştı.
Efsaneyle en çarpıcı çelişki burada ortaya çıkar: mezarda tek bir altın eşya yoktu. Buna karşılık üç büyük tunç kazan, 166 tunç kap, 172 fibula, yani giysi iğnesi, dokuz üç ayaklı masa ve ince kakmalı iki ahşap servis sehpası bulundu. Bunlar antik çağdan bilinen en iyi korunmuş ahşap mobilyalar sayılıyor. Penn Müzesi’nden Patrick McGovern’in ekibi 1999’da kapların dibindeki kalıntıları inceledi. Cenaze ziyafetinde baharatlı, mercimekli bir koyun ya da keçi eti yemeği yenmiş, şarap, arpa birası ve baldan mayalanmış içkinin birbirine karıştırıldığı bir içecek içilmişti. Kirişlerin bazılarına kazınmış dört Frig adı ise belki de törene katılanları anıyor.
Peki yatan kişi Midas mı? Mezar odasını çevreleyen ardıç kütükleri ağaç halkalarıyla tarihlendi. İlk hesap MÖ 718’i veriyordu; 2001 ve 2003’te yayımlanan düzeltilmiş ölçümler ağaçların MÖ 740 dolayında, büyük olasılıkla 743–741 arasında kesildiğini gösterdi. Midas 709’da hâlâ hüküm sürdüğüne göre, bu tarih höyüğün ona ait olmasını neredeyse imkânsız kılıyor. Mezarda isim taşıyan bir yazıt da yok. Yatan kişinin Midas’tan önceki bir kral, belki babası Gordias olduğu yönündeki tahminler akla yatkın ama kanıtı yok. “Midas Höyüğü” adı, sonradan yapışmış bir lakaptan ibaret.
Benzer bir karışıklık Eskişehir’in Han ilçesindeki Yazılıkaya’da da görülür. Oradaki ünlü Midas Anıtı bir mezar değil, kayaya oyulmuş bir cephedir ve büyük olasılıkla ana tanrıça Matar’la ilişkilidir. Üzerindeki Frigce yazıtta Midas adı geçse de anıtın hangi yüzyıla ait olduğu tartışmalı.
Gordion düğümünü kim çözdü?
Düğümün hikâyesini en ayrıntılı aktaranlardan biri, İskender’in seferlerini MS 2. yüzyılda yazan Arrianos’tur. Antik anlatılar ayrıntıda birbirinden ayrılsa da çekirdek aynıdır: Friglere, krallarının bir öküz arabasıyla geleceği bildirilmiş; arabayla gelen yoksul bir çiftçi ailesinden biri, kimi anlatıya göre Gordias, Arrianos’a göre ise oğlu Midas, tahta çıkarılmış. Araba kaledeki tapınağa adanmış, oku boyunduruğa kızılcık kabuğundan, ucu görünmeyen bir düğümle bağlanmış. Düğümü çözenin Asya’ya hükmedeceği söylenirmiş.
İskender MÖ 333’te, Pers seferinin henüz başında Gordion’a geldi; ordusunun birlikleri burada toplanıyordu. Düğümü kılıcıyla kestiği anlatısı en yaygın olanı. Arrianos ve Plutarkhos ise İskender’in yanındaki Aristobulos’a dayanarak başka bir şey anlatır: kral, arabanın okunu boyunduruğa tutturan çiviyi çekip çıkarmış, böylece düğümün uçlarını açığa çıkarıp çözmüş. Hangisinin doğru olduğunu bilemiyoruz. Arabanın kendisine, tapınağa ya da düğüme dair arkeolojik bir iz de bulunmadı; elimizde yalnızca birkaç yüzyıl sonra yazılmış metinler var.
İskender geldiğinde Gordion eski gücünü çoktan yitirmişti. Kent, Midas’tan sonra Lidya krallığının, ardından Perslerin eline geçti. MÖ 540’larda Pers ordusu aşağı kentteki kaleyi kuşattı; Küçük Höyük denen bu tepenin yanına yığdıkları saldırı rampası hâlâ yerinde duruyor. Kent iki yüzyıl boyunca, törensel başkenti Persepolis olan Ahameniş İmparatorluğu’nun bir eyaletine bağlı kaldı. İskender’den sonra Frigce yazıtlar yerini Yunancaya bıraktı, Galatlar bölgeye yerleşti. MÖ 189’da Romalı komutan Manlius Vulso geldiğinde kenti boşaltılmış buldu. Romalılar daha sonra höyüğün batı yarısında küçük bir yerleşim kurdu, ama Gordion bir daha başkent olmadı.

Kazılar ve ziyaret
Gordion’u ilk kazan, 1900’de çalışan Alman Körte kardeşler oldu. Asıl büyük kazılar 1950’de Pennsylvania Üniversitesi Müzesi adına Rodney Young yönetiminde başladı ve uluslararası bir ekiple bugün de sürüyor. Dünya Mirası Listesi’ne girişte de bu yetmiş yılı aşkın birikim belirleyici oldu. UNESCO, kalenin mimarisini ve tümülüslerin oluşturduğu “güç manzarasını” Demir Çağı Yakın Doğusu’nun en önemli örnekleri arasında sayıyor; daha ayrıntılı bilgi UNESCO’nun Gordion sayfasında bulunuyor. Aynı kayıtta derin sürülen tarlaların küçük tümülüsleri aşındırdığı ve kaçak kazı riskinin sürdüğü de not edilmiş.
Bugün Yassıhöyük’teki Gordion Müzesi, Midas Höyüğü ve kale höyüğü birbirine yürüme mesafesinde. Höyüğün içine açılan tünelden mezar odasının önüne kadar gidilebiliyor, oda koruma altında dışarıdan izleniyor; buluntuların önemli bir kısmı ise Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Kazı ekibinin hazırladığı Dijital Gordion sitesi dönemleri ayrıntılı anlatıyor; tarihlendirme tartışmasını ise ekibin kronoloji sayfasından izlemek mümkün. Açılış saatleri ve giriş koşulları zaman zaman değiştiğinden, gitmeden önce resmî kaynaklardan kontrol etmek iyi olur.
Ovadaki yüz kadar tümülüsün yarıdan fazlasına hiç dokunulmadı. Kimin için yığıldıklarını bilmediğimiz bu tepeler, tarlaların arasında kazılmayı bekliyor.

